Yukarı Çık




7   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   9 

           
**Bölüm 8: Sığınağın ilk çivilerini çakmak (2)**

Bir mekanın karakterini ışık belirler derdim hep. “Doğru aydınlatmayla bir bodrum katını saraya, yanlış aydınlatmayla bir sarayı zindana çevirebilirsiniz.“ Müşterilerime sattığım o pahalı avizeler, gizli ledler, aplikler... Hepsi birer illüzyonmuş.

Şu an elimdeki titrek ışıklı pilli fenerle aydınlattığım bu on metrekarelik oda, ne saraydı ne de zindan. Burası bir rahimdi. Bizi dışarıdaki o soğuk ve vahşi dünyadan koruyan, yeniden doğmamızı bekleyen beton bir rahim.

“Dolabı biraz daha sağa itelim,“ dedim Osman’a. “Kapının menteşe tarafına baskı yapsın. Eğer dışarıdan omuzlarlarsa açılma payı kalmasın.“

Osman’la birlikte var gücümüzle yüklendik. Ağır metal dolap, zeminde tiz bir gıcırtıyla kaydı ve kapının önüne tam oturdu. Artık o kapıyı açmak için dışarıdakilerin tankla girmesi gerekirdi.

“Tamam,“ dedim soluklanarak. “Fiziki güvenlik sağlandı. Şimdi yerleşim planı.“

İç mimar Alphan devreye girmişti. Kaosun ortasında düzen arıyordum. Eğer bir düzen kuramazsak, bu dört duvar arasında delirmemiz işten bile değildi.

“Şu köşe,“ dedim odanın en dip, kapıdan en uzak noktasını göstererek. “Orası uyku alanı. Bulduğumuz tulumları oraya sereceğiz. Üst üste koyarsak yerden gelen soğuğu keser.“

Pelin, raftan indirdiği o turuncu, kalın işçi tulumlarını yere sermeye başladı. Tozluydular ama kalın elyaflı yapıları vardı.

“Anne,“ dedim yumuşak bir sesle. “Gel, şuraya otur.“

Annem robot gibiydi. Kolundan tutup tulumların üzerine oturttum. Elindeki su şişesini kucağına koydu, parmaklarıyla şişenin etiketini soyuyordu. Gözleri hala boş bakıyordu ama en azından nefes alışverişi düzelmişti.

“Osman,“ dedim. “Sen lojistik sorumlususun. Küçük depodaki her şeyi, vidasına kadar sayıp listelemeni istiyorum. Kaç şişe su var, kaç tulum, o alet çantasında neler var... Hepsini bilmem lazım.“

“Tamam abi,“ dedi Osman. Bir görev verilmesi hoşuna gitmişti. Kafasını meşgul etmesi gerekiyordu.

“Peki tuvalet?“ diye sordu Pelin. Yüzü kızarmıştı ama sormak zorundaydı. İşte kıyamet filmlerinde göstermedikleri o iğrenç detay. Kahramanlar dünyayı kurtarır ama hiç tuvalete gitmezler. Biz kahraman değildik.

Küçük depoya girdim. Rafların altında, içinde kurumuş boya kalıntıları olan 15 litrelik boş bir plastik kova buldum.

“Bu,“ dedim kovayı göstererek. “Deponun en köşesine koyacağız. İşimiz bitince kapağını sıkıca kapatacağız. Ve... bulabildiğimiz en kalın poşetleri içine geçireceğiz. Dolunca tünele, uzak bir yere dökeceğiz. Başka çaremiz yok.“

İğrençti. Biliyordum. Ama hijyen demek sağlık demekti. Eğer dışkı ve idrar kokusu bu odaya sinerse, hastalık kapmamız an meselesi olurdu.

Odanın ortasında, yere oturup sırtımı duvara yasladım. Silahı yanıma koydum. Adrenalin çekilmiş, yerini kurşun gibi ağır bir yorgunluğa bırakmıştı. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaydı.

“Alphan,“ dedi Pelin yanıma gelip. Elinde bir paket bisküvi vardı. Çantadan çıkarmış. “Biraz ye. Kan şekerin düştü, rengin hayalet gibi.“

“İştahım yok,“ dedim. Midemdeki o bulantı hala geçmemişti. Adamın suratı... Vurulduğu an...

“Yiyeceksin,“ dedi Pelin otoriter bir sesle. Bir bisküviyi zorla ağzıma tutuşturdu. “Lider sensin Alphan. Lider düşerse hepimiz düşeriz. O yüzden şu lanet bisküviyi ye.“

Ağzıma attım. Tadı talaş gibiydi ama çiğnedim. Yuttum.

“Haklısın,“ dedim. “Lider...“ Acı bir gülümseme yayıldı yüzüme. “Ne lider ama. Babamı balkona kilitledim, bir adamı vurdum, ailemi de bok kokan bir deliğe soktum.“

“Bizi hayatta tuttun,“ dedi Pelin, elini yanağıma koyarak. “O tüneldeki adamlar... Onlar insan değildi artık Alphan. Kendini suçlamayı bırak. Babam olsa ’Nefsi müdafaa’ derdi.“

Pelin’in babası avukattı. Hukuk... Kanun... Ne kadar uzak kavramlardı şimdi.

“Abi!“ diye seslendi Osman depodan. Sesi heyecanlıydı. “Buraya bir baksana!“

Zorlukla ayağa kalktım. Depoya gittim. Osman elindeki feneri duvarda asılı duran, cam çerçeveli bir şemaya tutuyordu.

“Bu ne biliyor musun?“

Gözlerimi kıstım. “M2 Hattı Teknik Bakım Şeması.“

“Aynen öyle,“ dedi Osman. Parmağıyla bir noktayı işaret etti. “Bak, biz buradayız. Hacıosman-Yenikapı hattı arasındaki ana trafo odası. Şurada, iki yüz metre ileride bir havalandırma bacası var. Doğrudan yüzeye, Levent tarafına çıkıyor.“

Levent. Plazaların, lüksün merkezi. Benim eski ofisimin olduğu yer.

“Ve şurada,“ dedi Osman, parmağını haritanın aşağısına kaydırarak. “Şurada bir ’Acil Durum Deposu’ işareti var. Görüyor musun? Kızılhaç sembolü koymuşlar.“

Gördüm. Bizden iki istasyon uzakta, Gayrettepe istasyonunun alt katlarında bir yerde işaretlenmişti.

“Acil durum deposu,“ diye mırıldandım. “Tıbbi malzeme, battaniye, belki yiyecek...“

“Gitmemiz lazım,“ dedi Osman. “Sularımız var ama yiyeceğimiz sadece iki gün daha yeter.“

“Hemen değil,“ dedim. “Önce dinleneceğiz. Güç toplayacağız. O tünellerde başka gruplar olabilir. Hazırlıksız çıkamayız.“

Şemayı duvardan söktüm, katlayıp cebime koydum. Bu bizim hazine haritamızdı.

Salona geri döndüğümde annem tulumların üzerine kıvrılmış, uykuya dalmıştı. Ya da bayılmıştı, emin değildim. Pelin onun üzerine, yanımızda getirdiğimiz montları örtüyordu.

“Nöbet tutacağız,“ dedim. Saate baktım. Telefonum tamamen kapanmıştı. Osman’ınkinde %5 şarj vardı, onu da sadece saat bakmak için açıp kapatıyorduk. “Tahminen gece yarısı olmalı. Dört saatlik vardiyalar yapacağız. İlk nöbet bende. Sonra Osman, sonra Pelin.“

“Ben uyuyamam zaten,“ dedi Osman.

“Uyuyacaksın,“ dedim sertçe. “Yarın sana ihtiyacım olacak. O kafanın çalışması lazım.“

Herkes yerine geçti. Işığı kapattım. Sadece kapı altından, o çok uzaktaki perondan sızan o hayaletimsi loşluk vardı ama odayı aydınlatmaya yetmiyordu. Zifiri karanlıkta oturdum.

Silah kucağımdaydı.

Düşünmemeye çalıştım ama zihnim durmuyordu. Babamın cesedi balkonda donarken, ben burada, yerin yedi kat dibinde sıcaklamaya başlamıştım. Yerin altı, dışarıdan daha güvenliydi ama daha boğucuydu.

Sanki dünya tersine dönmüştü. Gökyüzü ölüm, yeraltı yaşam olmuştu.

Bir tıkırtı duydum.

Kapının dışından değil. Havalandırmadan.

Başımı yukarı kaldırdım. Odanın tavanına yakın, dar bir menfez vardı. Ses oradan geliyordu.

*Tıkır... tıkır...*

Fare mi? Umarım fareydi. Çünkü fareler varsa, henüz hava o kadar zehirli veya soğuk değildi. Fareler hayattaysa, biz de kalabilirdik.

Ama ya başka bir şeyse?

Virüs... Babamın ciğerlerini parçalayan o şey. Havalandırmadan girebilir miydi?

Kazağımın yakasını burnuma çektim. Paranoya başlamıştı. Ve paranoya, bu yeni dünyada en sadık dostum olacaktı.

“Dayan Alphan,“ dedim kendi kendime sessizce. “Sadece bu geceyi atlat. Sonra yarını düşünürsün.“

Gözlerimi kapıya diktim. Ve beklemeye başladım. Sığınağın ilk gecesi başlamıştı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

7   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   9