Yukarı Çık




52   Önceki Bölüm 

           
Patriot, sığınağın metalik bağırsaklarında, bir kıyamet alameti gibi ağır ve sarsıcı adımlarla ilerliyordu.

Devasa omuzunda, binlerce yıl önce toprağa verdiği dostunun yüzünü taşıyan o küçük çocuk vardı. Patriot’un her adımı, altındaki güçlendirilmiş çelik ızgaraları inletiyor, yankısı karanlık koridorlarda bir cenaze marşı gibi uzuyordu. İleride, görüş alanının sınırında, yeşil ve kırmızı bir enerji yumağının –Leo’nun– Renard’ı çılgınca bir hızla kovaladığını görüyordu. Ama bu kovalamaca, Patriot için artık arka plandaki anlamsız bir gürültüden ibaretti.

Zihni, çok daha karanlık, çok daha zehirli bir şüpheyle meşguldü.

Gözleri, koridorun tavanındaki birleşim yerlerine, duvarlardaki enerji panellerinin kusursuz dizilimine kaydı. Bu mimari... Bu steril, soğuk ve ruhsuz simetri... Bu bir insan işi olamazdı. Hükümet’in mühendisleri ne kadar gelişmiş olursa olsun, bin yıl uğraşsalar bile Doktor’un o hastalıklı mükemmeliyetçiliğini taklit edemezlerdi.

“İnsanlar bunu yapamaz...“ diye düşündü Patriot, öfkesi midesinde bir kor gibi yanarken. “Doktor’un yanında asırlarca eğitim almış olsalar bile, ömürleri bu teknolojinin felsefesini kavramaya yetmez.“

Geriye tek bir ihtimal kalıyordu. Ve bu ihtimal, Patriot’un ruhunu bir bıçak gibi kesiyordu.

Bu mezarların yerini Hükümet’e satan, bu laboratuvarı inşa etmelerine yardım eden o “hain“, Doktor’un en yakınındaki isimlerden biriydi. Kadim zamanlardan beri Doktor’un gölgesinde yaşayan, insan olmayan, zamana meydan okuyan bir varlık...

Bu ihanetin büyüklüğü zihnini kemirirken, botlarının altında tuhaf, yapışkan bir direnç hissetti.

Bir sıvıya basmıştı.

Başını eğip aşağı baktığında, bastığı şeyin su olmadığını gördü. Koridor, uçsuz bucaksız, koyu kıvamlı bir kan gölüne dönüşmüştü. Ve bu, basit bir sızıntı değildi; yerdeki kan o kadar derindi ki, Patriot’un devasa zırhlı botları bile tamamen içine gömülmüştü. Normal bir insan burada yürümeye kalksa, dizlerine kadar bu kızıl bataklığa saplanırdı.

Tam o sırada, omzundaki çocuk tiz, yürek parçalayıcı bir çığlık attı.

Patriot, refleks olarak başını çevirdi. Çocuğun dehşetle işaret ettiği yöne, köşedeki zifiri karanlığa baktı.

Manzara, en dayanıklı zihinleri bile delirtecek türdendi.

Bir zamanlar insan olduğu belli olan, ancak şimdi derisi dökülmüş, kasları dışarı fırlamış, küçük, deforme bir yaratık... Yerde yatan bir askerin cesedinin üzerine çökmüş, vahşi bir iştahla onu yiyordu. Kemiklerin kırılma sesi, etin koparılma sesi ve kanın şapırtısı, sığınağın ölümcül sessizliğinde yankılanıyordu.

Patriot başını yavaşça yukarı kaldırdı.

Tavandaki borularda, kirişlerde ve havalandırma boşluklarında... Yüzlerce doktor, beyaz önlükleriyle birer hayalet gibi asılı duruyordu. Beyaz bir orman gibi sallanıyorlardı. Bazı ipler çürümüş, cesetler aşağı, kan gölünün içine düşmüştü. Ve kan gölünün içinde, o küçük canavarlar, düşen doktor cesetleri için birbirlerini parçalıyor, vahşi bir ziyafet çekiyorlardı.

Patriot, binlerce yıllık ömründe Doktor’un “sanat eseri“ olarak adlandırdığı o mide bulandırıcı deneylerin en korkunç hallerine defalarca şahit olmuştu. Ancak omzundaki çocuk için bu manzara, ruhunu parçalayan bir travmaydı.

Çocuk, gördüklerine dayanamayarak Patriot’un omzundan aşağı kaydı. Titreyen elleriyle o kanlı zemine düştü ve midesindeki her şeyi kusmaya başladı. Küçük bedeni sarsılıyor, hıçkırıklarla ağlıyordu.

Patriot durdu. Devasa elini uzatıp, çocuğu yerden bir tüy gibi kaldırdı. Sesi, kaskının metalik filtresinden geçse de, olabildiğince yumuşak, babacan bir tonda çıktı.

“Yanımdan ayrılma ve sadece Gözlerini kapat.“

Çocuk, gözyaşları içinde başını salladı, yüzünü Patriot’un soğuk zırhına gömdü. Patriot onu tekrar omzuna yerleştirdi. Yürümeye devam ettiler. Ancak Patriot’un içindeki o huzursuzluk, yerini kesin bir bilgiye bırakmaya başlamıştı.

Koridorlar, kapılar, yıkılmış geçitler... Hepsi onu tek bir yöne zorluyordu. Görünmez, soğuk bir irade, adımlarını bu kanlı labirentin içinde belirli bir noktaya, kaçınılmaz bir sona doğru çekiyordu.

Tam o anda, kan gölünün içinden vahşi bir hırıltı yükseldi. Küçük canavarlardan biri, kaslarını gererek Patriot’un üzerine, tam yüz hizasına doğru ölümcül bir sıçrayış yaptı.

Patriot duraksamadı bile. Mızrağını yatay bir yay çizerek savurdu.

Darbe o kadar güçlüydü ki, canavar havada paramparça oldu. Ancak mızrağın yarattığı şok dalgasının basıncıyla, yerdeki derin kan gölü yerçekimine meydan okuyarak havaya kalktı. Kızıl sıvı, devasa bir perde gibi yukarı savrulurken, altındaki metal zemini çıplak bıraktı.

Sıvı havaya kalktığında, metal zeminin üzerinde devasa, kırmızı boyayla çizilmiş bir işaret ortaya çıktı.

Bir Çarpı (X) işareti.

Patriot, tam o işaretin üzerindeydi.

Binlerce yıllık savaş içgüdüleri aynı anda alarm verse de artık çok geçti.

Üzerinde, sanki gökyüzü çöküyormuş gibi devasa bir ağırlık hissetti. Üstüne birde, bastığı zemin onu korkunç bir güçle aşağı çekmeye başlamıştı.

Bu, sıradan bir yerçekimi değildi. Bu, doğanın kanunlarını büken devasa bir manyetik presti.

Tavandaki gizli paneller açıldı ve dev endüstriyel mıknatıslar devreye girdi. Aynı anda zemindeki mıknatıslar da ters kutupla çalışarak çekim gücü oluşturdu. Biri binlerce tonluk güçle itiyor, diğeri aynı güçle çekiyordu.

Metal zemin, bu basınca dayanamadı.

Büyük bir gürültüyle, Patriot’un üzerinde durduğu dördüncü katın zemini tamamen çöktü.

Patriot, omzundaki çocukla birlikte enkaz halinde aşağı, beşinci kata, o devasa “Depo“ alanına düştü.

Düşüşün şiddetiyle yer sarsıldı, beton bloklar un ufak oldu. Toz bulutu dağıldığında, o yıkılmaz Patriot, o durdurulamaz Felaket... ayağa kalkamıyordu.

Manyetik alan burada, tuzağın merkezinde çok daha güçlüydü. Zırhının her bir parçası, her bir vidası, üzerine bir dağ devrilmişçesine onu zemine hapsediyor, hareket etme yetisini acımasızca elinden alıyordu. Bacaklarındaki hidrolik sistemler inledi, metal iskeleti gıcırdadı, eriyen derisi zırhına yapıştı.

Hayatında ilk defa, bir gücün karşısında diz çökmeye zorlanıyordu.

Tek dizini yere vurdu. Dişlerini sıkarak direnmeye çalıştı ama üzerindeki baskı, bir kıtayı sırtlamak gibiydi. Kilitlenmişti.

Toz bulutu yavaşça dağılırken, düşüş sırasında Patriot’un omzundan savrulan çocuk, enkazın arasında doğruldu. Başını tutarak sendeleyip ayağa kalktı. Önünde, hareket edemeyen, tek dizi üzerinde çökmüş o devasa kahramanı gördü.

Çocuk, endişeyle Patriot’a doğru bir adım attı. “Efendim?“

Patriot’un kaskı, manyetik baskıya direnerek zorlukla yukarı kalktı. Çocuğa bakıyordu. Ama gözleri çocuğa değil, onun hemen arkasındaki zifiri karanlığa kilitlenmişti.

Gölgenin içinde, yüzü seçilmeyen ama varlığı zehirli bir sarmaşık gibi havayı dolduran o siluet duruyordu.

Siyah önlük. Maske. Ve eldivenli elinde, bu teknoloji harikası ortamla tezat oluşturan, basit, antika bir barutlu tabanca.

Doktor.

Çocuğun arkası dönüktü. Arkasında duran ölümden habersizdi. Sadece Patriot’un neden kalkamadığını anlamaya çalışıyor, ona yardım etmek ister gibi elini uzatıyordu.

Patriot, ciğerlerini patlatırcasına “Kaç!“ diye bağırmak istedi. Ama manyetik baskı göğsünü o kadar sıkıştırıyordu ki, sesi çıkmadı. Sadece titreyen elini çocuğa uzatmaya çalıştı.

Ve o an, sığınağın sessizliğini yırtan o ses duyuldu.

Bu bir gürültü değildi. Bir top patlaması, bir enerji saldırısı değildi. Basit, kuru, mekanik bir patlama sesi; barutun ateşlenmesiyle havada asılı kalan o ölümcül yankıydı.

Ve Patriot’un gözleri, kaskının altında dehşetle parladı.

Ona atılan havan topları onu sarsamamıştı. En büyük Orduların saldırısı onu titretmemişti. Ama bu tek, basit kurşun... Onu ruhunun en derininden vurdu.

Kurşun Patriot’a isabet etmedi. Onu hedef bile almamıştı.

Mermi, çocuğun kafatasının arkasından girip alnından çıktı.

Zaman durdu.

Çocuğun gözlerindeki o masum endişe ifadesi dondu. Bedeni, ipleri kesilmiş bir kukla gibi gevşedi. Ve yavaşça, çok yavaşça öne doğru devrildi.

Patriot’un uzattığı, ama ulaşamadığı elinin hemen önüne, cansız bir yığın olarak düştü.

O an, sığınağın duvarları yok oldu. Patriot’un zihni, binlerce yıl öncesine, o yağmurlu savaş meydanına savruldu.

Yine aynısı oluyordu.

Tarih, acımasız bir döngü gibi kendini tekrar ediyordu.

Tıpkı o günkü gibi... Korumaya yemin ettiği, sırt sırta savaştığı o dostu... Şimdi, onun bir kopyası, onun kanını taşıyan bu masum çocuk... Yine gözlerinin önünde, yine koruyamadığı bir mesafede, yine çaresizce ölmüştü.

Daha bugün tanıştığı ama bin yıllık bir hasreti dindiren o yüz, şimdi kanlar içinde, Patriot’un dizlerinin dibinde yatıyordu.

Savaşlarda asla geri adım atmamış olan Felaket, bu manzara karşısında ruhsal olarak paramparça olmuştu. Fiziksel acı bir hiçti; ama bu... Bu çaresizlik, zırhının içindeki erimiş etinden daha çok yakıyordu canını.

Çocuğun bedeni yere kapandığında, arkasındaki gölge belirginleşti.

Doktor, elindeki dumanı tüten antika tabancayı yavaşça indirdi. Adımları sakin, duruşu rahattı. Maskesinin altındaki o pis, kibirli sırıtış, sesine yansıyordu.

Manyetik alanın altında ezilen, dostunun cesedi başında diz çökmüş olan o kadim varlığa yukarıdan baktı.

“Ah, Patriot...“ dedi Doktor. Sesi, bir zafer konuşması yapar gibi keyifliydi.

“Sırf beni görebilmek için, bulunduğun katı çökerteceğini... ve benim önümde böyle saygıyla diz çökeceğini hiç düşünmemiştim.“

Doktor, çocuğun cesedinin üzerinden umursamazca basarak geçti ve Patriot’un tam karşısına dikildi, eldivenli ellerini hafifçe iki yana açtı.

“Ama itiraf etmeliyim... Bu manzara sana çok yakıştı.“




*tepki ve yorum bırakmayı bölüm hakkında düşüncelerinizi yazmayı unutmayın (web sitesi geliştirdiğim için meşguldüm ve romanımla ilgilenemedim)

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

52   Önceki Bölüm