Uyandım. Hayır, ne zaman uykuya daldığımı bile bilmiyorum. Güneş doğana kadar bilincim açıktı. Muhtemelen sadece bir ya da iki saat uyuyabildim.
Başım zonkluyor. Yürümeye çalışıyorum ama bedenim çok ağır hissediyor. Midem de bulanıyor. Ateşim olmaması gerek ama…
“Neden?”
Biliyorum. Bu, o umutsuz başarısızlık hissi yüzünden.
Kaç kere yazarsam yazayım, eserim sadece Aono Eiji’nin romanının bir tekrarına dönüşüyor.
“Neden bu oluyor? Artık yazamıyorum.”
Roman yazmak eskiden çok keyifliydi. Herkes tarafından takdir edilmekten gurur duyuyordum ama şimdi kelimelerle anlatılamayacak kadar korkutucu.
Derinlerde, Eiji-kun’un romanını kabul ettiğimden korkuyorum. Onun eserini bir başyapıt olarak gördüğüm için kendimden nefret ediyorum. O yeteneği kıskanıyorum.
Ve sonra düşünüyorum: başka birinin başyapıtı zehirdir.
Kıskançlık ve sabırsızlık, onun eserini benimkiyle kıyaslamak… özgüvenim eriyor.
Ve her şeyden kötüsü, bunun bir erkek ortaokul öğrencisinin eseri olması.
Hayır, bu çok korkutucu. Yeteneğim olmadığını kabul etmekten korkuyorum.
“Okula gitmek istemiyorum.”
Ve sonra fark ettim. Bu, Eiji-kun’a dilediğim kaderdi.
Yeteneğin çürümesi, etrafındakiler tarafından ihanete uğraması, her şeyin korkutucu hâle gelmesi ve kendi dünyasına kilitlenmiş bir şekilde hayatını boşa harcaması.
Hayır, bu kötü. Eğer böyle devam ederse, kötülüğüm bana geri dönecek.
“Denemek ve ayağa kalkmak zorundayım.”
Bir şekilde ayağa kalkmaya çalışıyorum. Ama yataktan çıkıp biraz yürüdükten sonra bedenimin ağırlığı beni aşıyor ve yere yığılıyorum.
“Hayır…”
Gözyaşlarım, sanki bedenimle zihnim ayrılmış gibi, durmadan akıyor.
Eiji-kun’a yönelttiğim kötülüğün ne kadar ağır olduğunu fark etmeye zorlanıyorum. Ona nasıl bu kadar acımasız olabildim?
Ve o, kendisine yayılan kötülüğün farkında bile olmadan, benim fark etmediğim bir yerde gittikçe daha da yükseliyor. Ben sadece izleyebiliyorum. Doğasında olan iyilikle, etrafındakilerin yardımıyla giderek daha mutlu oluyor. Buna karşılık, ben…
Sorun değil. Kondo-kun meselesini düzgün bir şekilde geçiştirebilmeliydim.
Her şeyimi kaybedecek değilim.
Annem kapıyı açtı. Beni kontrol etmeye gelmiş olmalı, uyanmadığım için endişelenmişti. Yere yığılmış hâlimi görünce yanıma koştu ve “İyi misin?” diye sordu.
“İyiyim, bugün sadece biraz iyi hissetmiyorum. Midem bulanıyor, o yüzden okulu asabilir miyim?”
Bunun üzerine annem başını salladı. Hemen biraz pirinç lapası yapacağını söyledi.
Tekrar yatağa sürünerek girdim.
Bu hâlde okula gidemeyebilirim diye düşündüğümde, omurgamdan aşağı ürpertici bir korku indi. Bu kötü sağlığım yüzünden mi, yoksa umutsuzluktan mı kaynaklanıyordu? Bunu düşünmek istemedim.
“Neden bunlar benim başıma geliyor…?”
Gözyaşları kendiliğinden yastığıma süzüldü.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.