Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 23

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.531

Beklentilerinin aksine, yolculuk sorunsuz ilerliyordu.
Gece üstüne gece, katran gibi koyu karanlık geri dönüyor; ama her şafak, tek damla kan dökülmeden doğuyordu. Güneş gökyüzünde yükseldiğinde eşyalarını toparlayıp yeniden yola koyuluyorlardı.
Bitmek bilmeyen sıcak yüzünden tükenen askerler zamanla ağırlaşmış, yürüyüş biraz yavaşlamıştı. Yine de hac yolculuğu ciddi bir aksaklık olmadan devam ediyordu.
İmparatorluk sarayından ayrılışlarının beşinci gününde, Gareth ve kraliyet muhafızlarının öncülük ettiği kafile kuzeybatıdaki küçük Sortica kasabasına ulaştı. Orada bir gece konakladıktan sonra yeniden kuzeye doğru yola çıktılar.
Bu süre boyunca Talia, Senevier’in gönderdiği hizmetkârları dikkatle gözlüyordu. Hepsi aşırı sadıkmış gibi davranıyordu; fakat Talia bir an bile gardını indirmedi.
Sadece uygun anı bekliyorlardı. Yakında korkunç bir şey olacağı apaçık ortadaydı; tıpkı gecenin ardından gündüzün gelmesi kadar kesin. Senevier’in elinin değdiği her yerde mutlaka uğursuz bir düzen gizlenirdi.
Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa ertesi gün… Çok yakında gözlerinin önünde korkunç bir şey yaşanacaktı.
Talia, o anı mı korkuyla beklediğini yoksa gizliden gizliye özlediğini mi anlayamıyordu.
Kendisine buz gibi davranan Varkas’ın, Ayla’ya karşı sonsuz bir şefkat göstermesini her görüşünde, tam o anda bir felaketin çıkmasını diliyordu.
İkisi de tanınmaz hâle gelseydi belki o zaman rahat nefes alabilirdi. Varkas’ın cesedini görmek bile, onu Ayla’nın yanında görmekten yüz kat daha iyiydi.
Ama gece çöktüğünde, boğucu bir korku sinsice içine doluyordu. O adam ölse bile umrunda olmayacağını kendine kaç kez söylese de yüreği bir türlü sakinleşmiyordu.
Titreyerek ve huzursuzca geçirdiği bir gecenin ardından Talia, şafak sökmeden çadırından dışarı çıktı.
Yalnızca sabahın silik gri ışığını takip ederek onu aramaya koyuldu. Ancak Varkas’ı sağ salim görmek, onun da nefes alabilmesini sağlıyordu.
Çalılarla kaplı dar bir patikada aceleyle ilerlerken bir atın homurtusunu duyunca olduğu yerde durdu.
Yoğun yaprakların arasından baktığında siyah yeleli gri bir aygır gördü.
Varkas oradaydı; güçlü hayvanı bir pınarın başına götürmüştü. Tek dizinin üzerine çökmüş, dizginleri çekerek atın başını suya eğmesini sağlamıştı. Sonra öteki eliyle avuçladığı suyu hayvanın uzun ve kaslı boynuna yavaşça döktü.
Sık yaprakların arasından süzülen güneş ışığı saçlarını yumuşak bir gümüş rengine boyuyordu. Bu manzarayı izleyen Talia, umutsuzluk içinde gözlerini kapattı.
Varkas’a duyduğu aşk, onu her kesip atmaya çalıştığında yeniden büyüyen bir tümör gibiydi; içini kemirip tüketiyordu. Bu bataklıktan kurtulmanın hiçbir yolunu göremiyordu.
Bu duygudan nasıl kurtulabilirdi?
Sırtını büyük bir ağaca yaslayıp boş gözlerle gökyüzüne baktı, ardından güçsüzce geri dönmek üzere hareket etti. Tam o sırada aynı patikadan aşağı inen Ayla’yı görünce hızla ağacın arkasına saklandı.
Ayla belli ki yatağından doğrulduğu gibi gelmişti. Elbisesinin üzerine yalnızca ince bir sabahlık geçirmiş, uzun saçlarını omuzlarına gelişigüzel bırakmıştı. Dağınık görünüyordu—hayır, Talia’dan bile daha dağınık.
Ama buna rağmen Ayla hâlâ zarif ve asil görünüyordu. Talia acı bir düşünceyle, o kadının kanında kendisinin ölümünde bile sahip olamayacağı bir şey bulunduğunu düşündü.
“Demek buradaydın,” dedi Ayla yumuşak bir sesle. Varkas’a yaklaşırken yanaklarına sıcak bir pembelik yayılmıştı. Pınarın yanındaki düz kayaya hafifçe oturdu.
Varkas’ın bakışları ona döndü. Ayla’nın gözleri, yalnızca o sessiz bakış bile onu mutlu etmeye yetiyormuş gibi yumuşakça kıvrıldı. Ayakkabılarını dikkatle çıkarıp ayaklarını suya soktu, neşeyle su sıçrattı.
Atın soluması, suyun şırıltısı ve Ayla’nın kuş cıvıltısını andıran parlak kahkahası serin şafak havasına karışıyordu.
Talia, dışarı fırlayıp üvey kız kardeşinin saçlarını yolma isteğine zorla engel oldu. Varkas’a dönük o gülümseyen dudakları parçalamak, onunla gevezelik eden dili koparmak istiyordu—ama kendini tuttu. Varkas’ın Ayla’yı ondan korumaya çalıştığını görmek istemiyordu.
Bir süre sonra Ayla suda oynamaktan sıkılınca elini ona uzattı.
Varkas ise onu kaldırmak için elini tutmak yerine eğilip ayaklarını sildi. Ardından sadık bir hizmetkâr gibi ayakkabılarını dikkatlice yeniden ayağına geçirdi.
Bu görüntü Talia’nın göğsüne saplanan bir bıçak gibiydi.
Arkasını dönüp koşmaya başladı. Dallar ve yapraklar kollarını, bacaklarını çiziyordu ama hiçbir acı hissetmiyordu. Sanki bütün duyuları körelmişti.
Nefesi düzensiz çıkarken kıvrımlı orman yolunda delicesine koştu—ta ki ayağı dışarı çıkmış bir köke takılıp öne doğru düşene kadar.
Çalılıkların arasına gömülmüş, göğsü hızla inip kalkarken Talia birden kahkahalarla gülmeye başladı.
Senevier onu bu hâlde görse ne derdi acaba? Muhtemelen kusursuz kaşlarını çatıp başını sallardı. Talia, annesinin alaycı sesini yanı başında fısıldıyormuş gibi duyabiliyordu.
“İki seçeneğin var, sevgili kızım.
Birincisi, istediğin adamı ne pahasına olursa olsun elde etmek.
İkincisi ise onu kaybetmek ama hiç değilse biraz olsun onurunu koruyarak kaybetmek.”
Sanki Talia’nın baştan çıkarıcı bir kadın olup onu ayartmasını istiyordu. Ama Talia, ölümünde bile Senevier gibi olamazdı.
Senevier istediği şeyi elde etmek için her şeyi göze alırdı. Ama Talia… Talia ise bu işkencenin bir an önce sona ermesi için dua etmekten başka bir şey yapamıyordu.
Dalların arasından görünen gökyüzü parçalarına uzun uzun baktıktan sonra ağır ağır ayağa kalktı.
Gölgeli ormandan çıkıp yorgun adımlarla ilerlediğinde birkaç şövalyenin telaşla bir yerlere koşturduğunu gördü. Yanlarından geçerek arabasına doğru ilerlediği sırada, adı Rubon mu ne olan imparatorluk muhafızlarından biri aceleyle önünü kesti.
“Majesteleri, haber vermeden nereye gittiniz böyle? Size defalarca söyledim—yanınızda refakatçi olmadan tek başınıza dolaşmamalısınız—”
Azarlayan sözler, şövalyenin dağınık hâlini fark etmesiyle yarıda kesildi.
“Ne… ne oldu size? Bir saldırıya mı uğradınız?”
Talia onu umursamadan geçip arabanın basamağına çıktı.
Ama adam susmadı. Kapı çerçevesini sıkıca tutup sert bir sesle devam etti:
“Sizi korumak benim görevim, Majesteleri. Bu yüzden—”
“İnsan seni dinleyince gerçekten beni önemsediğini sanır,” diye sözünü kesti Talia alaycı bir gülümsemeyle.
“Yoksa biri sana deli prensesi günün her saniyesi gözlemlemeni mi emretti? Madem casusluk yapıyorsun, bari düzgün yap. Aptal gibi dikilip kaçırdığın şeyler için beni suçlama.”
Şövalye cevap veremeyip ağzını kapattı.
Talia kapıyı yüzüne sertçe çarptı.
Parmakları araya sıkışınca adam yüksek sesle küfretti. Eldiven ciddi bir yaralanmayı önlemişti ama homurdanmasına bakılırsa yine de canı yanmıştı.
Talia her zamanki gibi dışarıdaki şikâyetleri ve gürültüyü umursamadı.
Çevresinde söylenen her sözü gerçekten dinleseydi çoktan delirmiş olurdu.
Prenses olduktan sonra öğrendiği ilk şey, söylenenleri kulağından geçirip gitmeyi öğrenmek olmuştu.
Şafak ışığında hafifçe parlayan cam pencerenin önündeki kalın perdeleri çekti ve bir kirpi gibi kıvrılıp içine kapandı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi