Drama, Fantasy, Historical, Romance
Bölüm 31
Adamın iri eli, sanki çoktan kendisine aitmiş gibi elbisesinin kumaşı üzerinde ağır ağır gezindi.
“Annenle aynı parfümü kullanıyorsun,” diye mırıldandı. “Leydi Senevier’in saçları da aynı kokuyu taşırdı. İnsan bir kez o kokuya kapıldı mı, durmadan onu yeniden aramak istiyor… tekrar tekrar.”
Eli daha yukarı kaymaya başladı.
Talia içgüdüsel olarak kurtulmaya çalıştı ama adam kıpırdamadı bile. Onu sertçe kendine çekti; sıcak nefesi kulağına vuruyordu. Talia’nın bedenini bir anda tiksinti ve korku kapladı.
Bir sonraki anda halının üzerine savruldu. Eşyalar devrildi, saatlerce uğraşarak yaptıkları yapboz paramparça olup etrafa dağıldı. Çırpındı, direnmeye çalıştı ama adamın gücü onu ezip geçiyordu.
“T-Talia… sadece… kıpırdama,” diye soludu adam. Bir eliyle bileklerini bastırıyor, diğer eliyle çenesini zorla yukarı kaldırıyordu. Ardından yüzünü ona yaklaştırdı—
Talia’nın midesi altüst oldu. Çığlık atmaya çalıştı ama nefes bile alamıyordu.
Tam o sırada—
Üzerindeki boğucu ağırlık bir anda kayboldu.
Talia titreyerek sürünür gibi geri çekildi; ne olduğunu bile tam anlayamamıştı. Ancak birkaç nefes sonra fark edebildi: Varkas oradaydı. Kraliyet Şövalyeleri’nin siyah üniforması içindeydi ve bir eliyle saldırganın kafasını kavramış, defalarca duvara vuruyordu.
Az önce gülümseyen o yüz artık tanınmayacak hâle gelmişti. Talia yalnızca donup kalmış gözlerle bakabildi.
“Talia.”
Varkas ona bakmadan konuştu; sesi ürkütücü derecede sakindi.
“Odanıza gidin.”
Sesi öylesine sakin, öylesine soğuktu ki bir an onun kendisiyle konuştuğunu bile anlayamadı. Ardından fırtına bulutlarını andıran soğuk gri-mavi gözleri Talia’nın gözlerine çevrildi.
“Talia Loem Girta,” dedi yavaşça. “Söylediğimi duymadınız mı? Gidin.”
Talia kıpırdayamadı. Ancak Varkas’ın öfkeli haykırışı odada yankılanınca—
“Şimdi!”
—bedeni irkilerek harekete geçti.
Koşarak odasına sığındı, kendini yatağın üzerine attı ve battaniyenin altına kıvrıldı. O iğrenç ellerin hissi, nefesi, dokunuşu… hepsi yağ gibi tenine yapışmıştı. Derisini kızarana kadar ovuşturdu, bacaklarına yumruklarla vurdu; anıyı bedeninden söküp atmak istercesine.
Her şey iğrençti—o adam, kendi bedeni, Varkas’ın onu o hâlde görmüş olması… Kendine daha sert vurdu; morluklar belirene kadar durmadı. Sonra yüzünü yastığa gömüp bir hayvan gibi hıçkırarak ağladı.
Bir süre sonra odada başka birinin varlığını hissedince başını kaldırdı.
Varkas kapının önünde duruyordu. Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu; yüzündeki ifade ise tamamen okunamazdı.
“O adamı bir daha asla görmeyeceksiniz,” dedi dümdüz bir sesle.
Talia gözlerini kırpıştırdı; sesi titriyordu.
“... Onu öldürdün mü?”
Varkas’ın kaşlarının arasında hafif bir çizgi belirdi. Kısa bir sessizliğin ardından cevap verdi:
“Süresiz sürgüne gönderildi. Bir daha başkente ya da büyük bir şehre adım atamayacak.”
Talia’nın içinde bir şey koptu. Elindeki yastığı ona fırlattı.
“Neden? Neden öldürmedin onu? Bana yaptıklarından sonra onu yok etmeliydin!”
Sözleri hıçkırıklara karıştı.
“Onu sağ bırakırsan geri gelir… yine gelip bana dokunur… kendini durduramadığını söyledi…”
Boğazı öyle sıkıştı ki nefes alamaz oldu. Kollarını boynuna doladı, nefes nefese kaldı. Sonra eline geçen her şeyi fırlatmaya başladı—kitapları, süs eşyalarını, oyuncak bebekleri…
“İşe yaramazsın! Sana ihtiyacım yok! Çık dışarı! Gözümün önünden git—!”
Bir şamdan havada savruldu. Keskin bir çınlama duyuldu ve metal parçası Varkas’ın şakağını sıyırdı. Solgun yanağından ve boynundan aşağı kan süzüldü.
Talia donup kaldı. Ağzı sessizce aralandı; tenine yayılan kırmızı çizgiye bakakalmıştı.
Varkas ona yalnızca bir kez baktı. Gözleri buz gibi sertti. Ardından arkasını dönüp odadan çıktı.
Talia yataktan fırlayıp onu durdurmaya çalıştı ama artık çok geçti.
Kapının ardındaki koridor karanlığa gömülmüştü. Dizlerinin üzerine çöktü; tüm bedeni titriyordu. Utanç ve çaresizlik altında eziliyordu.
O, kendisini kurtarmıştı. Ama Talia öfkesini ona yöneltmişti.
Elbette artık onu görmek istemezdi.
Yüzünü halıya bastırıp nefesi kesilene kadar ağladı.
O geceden sonra Varkas bir daha onun karşısına çıkmadı.
Aylar sonra onu yalnızca uzaktan görebildi—imparatorluk yemin töreninde, İmparator’un önünde diz çökmüş hâlde.
Sakin ve kararlı bir sesle bağlılık yemini etti. Babası kraliyet kılıcını çekip Varkas’ın omzuna dokundurdu ve onu İmparatorluk Muhafızları’nın yeni komutanı ilan etti.
Henüz yirmi yaşındaydı ama kimse bu makama layık olduğunu sorgulamıyordu.
Basamaklardan inmek üzere döndüğünde, pencerelerden süzülen güneş ışığı yüzüne altın gibi vurdu.
Talia, yanından tek bir bakış bile atmadan geçip giden o silueti gözlerine kazıdı—dik duruşunu, sarsılmaz ifadesini…
Sessizce ardından fısıldadı:
“Elveda.”
Sonra, neredeyse farkında olmadan ekledi:
“Gitme…”
Gözleri yeniden yaşlarla doldu.
Ve böylece, annesinin yedi yıl önce ona emanet ettiği o çocuk, hayatından çıkıp gitmiş oldu.
“Annenle aynı parfümü kullanıyorsun,” diye mırıldandı. “Leydi Senevier’in saçları da aynı kokuyu taşırdı. İnsan bir kez o kokuya kapıldı mı, durmadan onu yeniden aramak istiyor… tekrar tekrar.”
Eli daha yukarı kaymaya başladı.
Talia içgüdüsel olarak kurtulmaya çalıştı ama adam kıpırdamadı bile. Onu sertçe kendine çekti; sıcak nefesi kulağına vuruyordu. Talia’nın bedenini bir anda tiksinti ve korku kapladı.
Bir sonraki anda halının üzerine savruldu. Eşyalar devrildi, saatlerce uğraşarak yaptıkları yapboz paramparça olup etrafa dağıldı. Çırpındı, direnmeye çalıştı ama adamın gücü onu ezip geçiyordu.
“T-Talia… sadece… kıpırdama,” diye soludu adam. Bir eliyle bileklerini bastırıyor, diğer eliyle çenesini zorla yukarı kaldırıyordu. Ardından yüzünü ona yaklaştırdı—
Talia’nın midesi altüst oldu. Çığlık atmaya çalıştı ama nefes bile alamıyordu.
Tam o sırada—
Üzerindeki boğucu ağırlık bir anda kayboldu.
Talia titreyerek sürünür gibi geri çekildi; ne olduğunu bile tam anlayamamıştı. Ancak birkaç nefes sonra fark edebildi: Varkas oradaydı. Kraliyet Şövalyeleri’nin siyah üniforması içindeydi ve bir eliyle saldırganın kafasını kavramış, defalarca duvara vuruyordu.
Az önce gülümseyen o yüz artık tanınmayacak hâle gelmişti. Talia yalnızca donup kalmış gözlerle bakabildi.
“Talia.”
Varkas ona bakmadan konuştu; sesi ürkütücü derecede sakindi.
“Odanıza gidin.”
Sesi öylesine sakin, öylesine soğuktu ki bir an onun kendisiyle konuştuğunu bile anlayamadı. Ardından fırtına bulutlarını andıran soğuk gri-mavi gözleri Talia’nın gözlerine çevrildi.
“Talia Loem Girta,” dedi yavaşça. “Söylediğimi duymadınız mı? Gidin.”
Talia kıpırdayamadı. Ancak Varkas’ın öfkeli haykırışı odada yankılanınca—
“Şimdi!”
—bedeni irkilerek harekete geçti.
Koşarak odasına sığındı, kendini yatağın üzerine attı ve battaniyenin altına kıvrıldı. O iğrenç ellerin hissi, nefesi, dokunuşu… hepsi yağ gibi tenine yapışmıştı. Derisini kızarana kadar ovuşturdu, bacaklarına yumruklarla vurdu; anıyı bedeninden söküp atmak istercesine.
Her şey iğrençti—o adam, kendi bedeni, Varkas’ın onu o hâlde görmüş olması… Kendine daha sert vurdu; morluklar belirene kadar durmadı. Sonra yüzünü yastığa gömüp bir hayvan gibi hıçkırarak ağladı.
Bir süre sonra odada başka birinin varlığını hissedince başını kaldırdı.
Varkas kapının önünde duruyordu. Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu; yüzündeki ifade ise tamamen okunamazdı.
“O adamı bir daha asla görmeyeceksiniz,” dedi dümdüz bir sesle.
Talia gözlerini kırpıştırdı; sesi titriyordu.
“... Onu öldürdün mü?”
Varkas’ın kaşlarının arasında hafif bir çizgi belirdi. Kısa bir sessizliğin ardından cevap verdi:
“Süresiz sürgüne gönderildi. Bir daha başkente ya da büyük bir şehre adım atamayacak.”
Talia’nın içinde bir şey koptu. Elindeki yastığı ona fırlattı.
“Neden? Neden öldürmedin onu? Bana yaptıklarından sonra onu yok etmeliydin!”
Sözleri hıçkırıklara karıştı.
“Onu sağ bırakırsan geri gelir… yine gelip bana dokunur… kendini durduramadığını söyledi…”
Boğazı öyle sıkıştı ki nefes alamaz oldu. Kollarını boynuna doladı, nefes nefese kaldı. Sonra eline geçen her şeyi fırlatmaya başladı—kitapları, süs eşyalarını, oyuncak bebekleri…
“İşe yaramazsın! Sana ihtiyacım yok! Çık dışarı! Gözümün önünden git—!”
Bir şamdan havada savruldu. Keskin bir çınlama duyuldu ve metal parçası Varkas’ın şakağını sıyırdı. Solgun yanağından ve boynundan aşağı kan süzüldü.
Talia donup kaldı. Ağzı sessizce aralandı; tenine yayılan kırmızı çizgiye bakakalmıştı.
Varkas ona yalnızca bir kez baktı. Gözleri buz gibi sertti. Ardından arkasını dönüp odadan çıktı.
Talia yataktan fırlayıp onu durdurmaya çalıştı ama artık çok geçti.
Kapının ardındaki koridor karanlığa gömülmüştü. Dizlerinin üzerine çöktü; tüm bedeni titriyordu. Utanç ve çaresizlik altında eziliyordu.
O, kendisini kurtarmıştı. Ama Talia öfkesini ona yöneltmişti.
Elbette artık onu görmek istemezdi.
Yüzünü halıya bastırıp nefesi kesilene kadar ağladı.
O geceden sonra Varkas bir daha onun karşısına çıkmadı.
Aylar sonra onu yalnızca uzaktan görebildi—imparatorluk yemin töreninde, İmparator’un önünde diz çökmüş hâlde.
Sakin ve kararlı bir sesle bağlılık yemini etti. Babası kraliyet kılıcını çekip Varkas’ın omzuna dokundurdu ve onu İmparatorluk Muhafızları’nın yeni komutanı ilan etti.
Henüz yirmi yaşındaydı ama kimse bu makama layık olduğunu sorgulamıyordu.
Basamaklardan inmek üzere döndüğünde, pencerelerden süzülen güneş ışığı yüzüne altın gibi vurdu.
Talia, yanından tek bir bakış bile atmadan geçip giden o silueti gözlerine kazıdı—dik duruşunu, sarsılmaz ifadesini…
Sessizce ardından fısıldadı:
“Elveda.”
Sonra, neredeyse farkında olmadan ekledi:
“Gitme…”
Gözleri yeniden yaşlarla doldu.
Ve böylece, annesinin yedi yıl önce ona emanet ettiği o çocuk, hayatından çıkıp gitmiş oldu.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.