Drama, Fantasy, Historical, Romance
Bölüm 33
Hizmetkârlar geride kaldığında ve birlikte üstü kapalı geçide çıktıklarında, önlerinde aynısefalar, papatyalar ve biberiyelerle dolu bir bahçe uzanıyordu.
Yağmurla sırılsıklam olmuş bitkiler yoğun, yeşil bir koku yayıyor; keskin ot kokusu havayı dolduruyordu. Ayla derin bir nefes aldıktan sonra başını çevirip Varkas’a baktı.
“Dün gece bir şey mi oldu?” diye temkinli bir sesle sordu.
Sessizce yürüyen Varkas başını ona çevirdi. Ayla gözlerini ondan ayırmadı. Soluk mavi gözleri her şeyi yansıtıyor ama hiçbir şey göstermiyordu; o ayna gibi renksiz bakışlarla karşılaşmak göğsünü daraltıyordu.
Bir gün gelir de onun içinde gerçekten yer edinebilir miyim? düşüncesi istemsizce zihninde belirdi.
Bu düşünceye fazla kapılamadan, dudaklarını sıkıca kapamış olan Varkas konuştu.
“Endişelenmeniz gereken bir şey yok, Prenses Hazretleri.”
“... Demek gerçekten bir şey olmuş,” dedi Ayla.
Varkas cevap vermedi; yağmurla ıslanmış bahçeye doğru yürümeye devam etti. Ağır damlalar geniş omuzlarını ve sırtını beyaz benekler gibi kaplıyordu. Ayla ekşi bir ifadeyle onun kayıtsız sırtını izlerken Varkas elini uzattı.
“Su birikintileri derin.”
Ayla ne demek istediğini anlayınca hafifçe kızardı ve ona yan gözle baktı. Az önce kendisine bu kadar soğuk davranmış bir adamın kollarına atılacak değildi. Ama nişanlısını yağmur altında öylece bekletmek de istemiyordu. Bir süre nazlandıktan sonra sonunda pes edip ona yaklaştı.
Varkas hafifçe eğildi, bir kolunu dizlerinin altından geçirip onu kolayca kucağına aldı. Ayla da beş yaşından beri yaptığı gibi başını onun omzuna yasladı.
“Gerçekten çok sinsisin,” diye mırıldandı.
Anlamsız görünen bu serzeniş karşısında Varkas’ın kaşı hafifçe kalktı. Ayla, içindeki karmaşık duyguları açıklamaya çalışmak yerine ona daha sıkı sarıldı.
Varkas pelerinini iyice onun etrafına sardı ve geniş bahçeyi geçmeye başladı. Ayla yanağını onun yakasına gömdü.
Varkas’tan keskin ot kokusu, zırhın hafif metal kokusu ve kuru samanı andıran serin bir koku geliyordu. O ferah kokuya kapıldıkça az önce hissettiği bütün huzursuzluk sihir gibi dağılıyordu. Ayla kendisiyle alay eder gibi sessizce güldü.
Böyle küçük bir davranış yüzünden toy bir kız gibi heyecanlanması gerçekten gülünçtü. Onun için bu yalnızca yıllardır süregelen alışkanlıktan ibaretti.
Varkas nazikti çünkü annesine verdiği sözü tutmaya çalışıyordu — görevin getirdiği bir nezaket, bundan fazlası değil. Bunu bilmesine rağmen kalbi yine de sızlıyordu.
“Zalim adam… Madem nazik olmayacaktın, hiç olmasaydın bari. Böylece aramızdaki ilişkinin sadece çıkar üzerine kurulu olduğunu düşünüp rahat edebilirdim…”
Gözlerini indirirken içini ince bir hüzün kapladı.
“Odanıza sıcak su göndermelerini emredeceğim. Isının, sonra da dinlenin.”
Varkas geniş bahçeyi birkaç adımda geçmiş, konaklama binasının girişinde durmuştu. Ayla sessizce başını salladı.
Varkas taş basamakları kolayca çıktı ve onu yere bırakmak için hafifçe eğildi. Tam o sırada şimşek çaktı; ardından göğü yaran bir gök gürültüsü duyuldu.
Ayla refleksle onun ensesine sarıldı.
Siyah bulutları yaran kör edici ışık ve ardından gelen sağır edici gürültü dünyayı sarsıyormuş gibi hissettirdi. Sersemlemiş halde başını kaldırdığında ikinci kattaki pencerede oturan solgun bir siluet gördü.
Bir an korkunç bir hayal gördüğünü sandı. Şimşeğin aydınlattığı yüz ürkütücü derecede güzeldi — kırılacakmış gibi narin, bembeyaz bir yüz ve içinde korkunç bir nefret yanan gözler… Üvey kız kardeşinin sıra dışı bir güzelliğe sahip olduğunu biliyordu ama şimdi neden bu kadar irkildiğini anlayamıyordu.
Fırtınanın ortasında Talia’nın gözleri uğursuzca parlıyordu; adeta ölüm meleğine benziyordu. Ayla, o uğursuz görüntü karşısında nefesini tuttu.
Talia bir heykel gibi hareketsizce pencere kenarındaki vazoyu aldı ve aşağı fırlattı. Seramik parçası yanlarındaki sütuna çarpıp paramparça oldu.
Ayla çığlık attı.
Varkas’ın koruyucu hamlesi sayesinde cam kırıkları ona ulaşmadı ama Varkas’ın yüzü hafifçe çizildi. Ayla telaşla mendilini çıkarıp yanağına bastırdı.
Varkas her zamanki ifadesiz haliyle mendili aldı ve başını kaldırıp yukarı baktı. Ayla da onun bakışlarını takip etti; Talia’nın hâlâ kendisine nefretle baktığını görünce yüzü sertleşti.
Kızın yüzünde en ufak bir suçluluk emaresi bile yoktu. Bakışları buz gibi ve öldürücüydü; dudakları ezilmiş bir gül gibi bükülmüştü. Ayla yalnızca öfkelenmedi — gerçekten korktu.
Uzun zamandır önemsiz biri olarak gördüğü üvey kız kardeşi, o anda dünyadaki en uğursuz ve tehditkâr varlık gibi görünüyordu. Annesinin hayatını cehenneme çeviren o şeytan, şimdi Ayla’yı da aynı karanlığa sürükleyebilirdi. Bu düşünce içini ürpertiyle doldurdu.
Bütün gece süren yağmur, şafak sökerken hafifledi.
Neredeyse hiç uyumayan Talia, günün ilk ışıklarında boş gözlerle bahçeye baktı.
Bir zamanlar yemyeşil olan çimler çamurun içinde yarıya kadar gömülmüş, çiçek tarhlarını süsleyen çiçekler ise cesetler gibi eğilip kırılmıştı.
Talia yataktan indi ve şöminenin yanındaki küçük masaya yürüdü.
Gümüş tabaktaki dokunulmamış yemekler taş gibi sertleşmişti. İlgisiz gözlerle onlara baktıktan sonra tepsinin yanındaki küçük bıçağı aldı.
Yemek kesmek için yapılmış olsa da et kesmek için de gayet uygundu.
Keskin ucunu parmaklarının arasında çevirdi, ardından sabahlığının cebine saklayıp odadan çıktı.
Koridor nem kokusuyla doluydu. Talia ağır havanın içinde bir kedi gibi sessizce ilerlerken buz gibi bıçağı sımsıkı tutuyordu. Avuçları soğuk terle sırılsıklamdı; bunun gerginlikten mi yoksa heyecandan mı olduğunu anlayamıyordu — belki ikisindendi. Kuruyan dudaklarını yalayıp merdivenleri sessizce çıktı.
Ayla en üst kattaki odada kalıyordu. Tepeye ulaştığında Talia duvara yaslanıp loş koridora baktı. Neyse ki kapının önünde nöbetçi yoktu. Küçük bir rahatlama nefesi verip koridorun sonundaki kapıya doğru sinsice ilerledi.
Demir şeritlerle güçlendirilmiş ahşap kapıya yaklaşırken burnuna hafif bir bitki kokusu geldi — sakinleştirici bir tütsü kokusu.
Anlaşılan Ayla da tamamen huzurlu bir gece geçirmemişti. Dün korkudan yüzü bembeyaz kesilmiş hâlini hatırlayınca Talia’nın dudaklarından acı bir gülüş döküldü. Fakat zihninde yükselen bir sonraki görüntü, ruh hâlini yeniden dibe çekti.
Cebindeki bıçağın sapını öyle sert sıktı ki tüm bedeni titremeye başladı.
Varkas’ın Ayla’yı sağanak yağmurun içinde kucağına alışını görmüştü. O an, içinde ayakta tuttuğu her şey çökmeye başlamıştı.
Buğulanan gözlerini sabahlığının koluyla sertçe sildi.
Elinde kalan tek anı buydu; yıllarca sakladığı, ara sıra gizlice açıp baktığı küçücük bir hatıra… Şimdi o son şey de mi elinden alınacaktı? Hiç değilse bu anı yalnızca onlara ait kalamaz mıydı?
Kafasının içi öfkeden kaynıyordu. Duygularının mantıksız olduğunu biliyordu ama onları affedemiyordu.
Ayla’yı cezalandırmak, ona kendi çektiği acının küçücük bir parçasını bile olsa hissettirmek istiyordu.
Ve o adama da aynı acıyı geri vermek…
Talia kapalı kapıya ateş gibi yanan gözlerle baktı.
O kapının ardına geçtiği anda artık geri dönüş olmayacaktı. Belki de tarih onu suçsuz bir prensesin hayatını çalan kötü cadı olarak anacaktı. Ama artık umurunda değildi. Zaten çoktan en aşağılık kötü karakter ilan edilmişti. Daha da düşmesinin bir önemi yoktu.
Kapı kolunu kavrayan elleri titriyordu.
Yağmurla sırılsıklam olmuş bitkiler yoğun, yeşil bir koku yayıyor; keskin ot kokusu havayı dolduruyordu. Ayla derin bir nefes aldıktan sonra başını çevirip Varkas’a baktı.
“Dün gece bir şey mi oldu?” diye temkinli bir sesle sordu.
Sessizce yürüyen Varkas başını ona çevirdi. Ayla gözlerini ondan ayırmadı. Soluk mavi gözleri her şeyi yansıtıyor ama hiçbir şey göstermiyordu; o ayna gibi renksiz bakışlarla karşılaşmak göğsünü daraltıyordu.
Bir gün gelir de onun içinde gerçekten yer edinebilir miyim? düşüncesi istemsizce zihninde belirdi.
Bu düşünceye fazla kapılamadan, dudaklarını sıkıca kapamış olan Varkas konuştu.
“Endişelenmeniz gereken bir şey yok, Prenses Hazretleri.”
“... Demek gerçekten bir şey olmuş,” dedi Ayla.
Varkas cevap vermedi; yağmurla ıslanmış bahçeye doğru yürümeye devam etti. Ağır damlalar geniş omuzlarını ve sırtını beyaz benekler gibi kaplıyordu. Ayla ekşi bir ifadeyle onun kayıtsız sırtını izlerken Varkas elini uzattı.
“Su birikintileri derin.”
Ayla ne demek istediğini anlayınca hafifçe kızardı ve ona yan gözle baktı. Az önce kendisine bu kadar soğuk davranmış bir adamın kollarına atılacak değildi. Ama nişanlısını yağmur altında öylece bekletmek de istemiyordu. Bir süre nazlandıktan sonra sonunda pes edip ona yaklaştı.
Varkas hafifçe eğildi, bir kolunu dizlerinin altından geçirip onu kolayca kucağına aldı. Ayla da beş yaşından beri yaptığı gibi başını onun omzuna yasladı.
“Gerçekten çok sinsisin,” diye mırıldandı.
Anlamsız görünen bu serzeniş karşısında Varkas’ın kaşı hafifçe kalktı. Ayla, içindeki karmaşık duyguları açıklamaya çalışmak yerine ona daha sıkı sarıldı.
Varkas pelerinini iyice onun etrafına sardı ve geniş bahçeyi geçmeye başladı. Ayla yanağını onun yakasına gömdü.
Varkas’tan keskin ot kokusu, zırhın hafif metal kokusu ve kuru samanı andıran serin bir koku geliyordu. O ferah kokuya kapıldıkça az önce hissettiği bütün huzursuzluk sihir gibi dağılıyordu. Ayla kendisiyle alay eder gibi sessizce güldü.
Böyle küçük bir davranış yüzünden toy bir kız gibi heyecanlanması gerçekten gülünçtü. Onun için bu yalnızca yıllardır süregelen alışkanlıktan ibaretti.
Varkas nazikti çünkü annesine verdiği sözü tutmaya çalışıyordu — görevin getirdiği bir nezaket, bundan fazlası değil. Bunu bilmesine rağmen kalbi yine de sızlıyordu.
“Zalim adam… Madem nazik olmayacaktın, hiç olmasaydın bari. Böylece aramızdaki ilişkinin sadece çıkar üzerine kurulu olduğunu düşünüp rahat edebilirdim…”
Gözlerini indirirken içini ince bir hüzün kapladı.
“Odanıza sıcak su göndermelerini emredeceğim. Isının, sonra da dinlenin.”
Varkas geniş bahçeyi birkaç adımda geçmiş, konaklama binasının girişinde durmuştu. Ayla sessizce başını salladı.
Varkas taş basamakları kolayca çıktı ve onu yere bırakmak için hafifçe eğildi. Tam o sırada şimşek çaktı; ardından göğü yaran bir gök gürültüsü duyuldu.
Ayla refleksle onun ensesine sarıldı.
Siyah bulutları yaran kör edici ışık ve ardından gelen sağır edici gürültü dünyayı sarsıyormuş gibi hissettirdi. Sersemlemiş halde başını kaldırdığında ikinci kattaki pencerede oturan solgun bir siluet gördü.
Bir an korkunç bir hayal gördüğünü sandı. Şimşeğin aydınlattığı yüz ürkütücü derecede güzeldi — kırılacakmış gibi narin, bembeyaz bir yüz ve içinde korkunç bir nefret yanan gözler… Üvey kız kardeşinin sıra dışı bir güzelliğe sahip olduğunu biliyordu ama şimdi neden bu kadar irkildiğini anlayamıyordu.
Fırtınanın ortasında Talia’nın gözleri uğursuzca parlıyordu; adeta ölüm meleğine benziyordu. Ayla, o uğursuz görüntü karşısında nefesini tuttu.
Talia bir heykel gibi hareketsizce pencere kenarındaki vazoyu aldı ve aşağı fırlattı. Seramik parçası yanlarındaki sütuna çarpıp paramparça oldu.
Ayla çığlık attı.
Varkas’ın koruyucu hamlesi sayesinde cam kırıkları ona ulaşmadı ama Varkas’ın yüzü hafifçe çizildi. Ayla telaşla mendilini çıkarıp yanağına bastırdı.
Varkas her zamanki ifadesiz haliyle mendili aldı ve başını kaldırıp yukarı baktı. Ayla da onun bakışlarını takip etti; Talia’nın hâlâ kendisine nefretle baktığını görünce yüzü sertleşti.
Kızın yüzünde en ufak bir suçluluk emaresi bile yoktu. Bakışları buz gibi ve öldürücüydü; dudakları ezilmiş bir gül gibi bükülmüştü. Ayla yalnızca öfkelenmedi — gerçekten korktu.
Uzun zamandır önemsiz biri olarak gördüğü üvey kız kardeşi, o anda dünyadaki en uğursuz ve tehditkâr varlık gibi görünüyordu. Annesinin hayatını cehenneme çeviren o şeytan, şimdi Ayla’yı da aynı karanlığa sürükleyebilirdi. Bu düşünce içini ürpertiyle doldurdu.
Bütün gece süren yağmur, şafak sökerken hafifledi.
Neredeyse hiç uyumayan Talia, günün ilk ışıklarında boş gözlerle bahçeye baktı.
Bir zamanlar yemyeşil olan çimler çamurun içinde yarıya kadar gömülmüş, çiçek tarhlarını süsleyen çiçekler ise cesetler gibi eğilip kırılmıştı.
Talia yataktan indi ve şöminenin yanındaki küçük masaya yürüdü.
Gümüş tabaktaki dokunulmamış yemekler taş gibi sertleşmişti. İlgisiz gözlerle onlara baktıktan sonra tepsinin yanındaki küçük bıçağı aldı.
Yemek kesmek için yapılmış olsa da et kesmek için de gayet uygundu.
Keskin ucunu parmaklarının arasında çevirdi, ardından sabahlığının cebine saklayıp odadan çıktı.
Koridor nem kokusuyla doluydu. Talia ağır havanın içinde bir kedi gibi sessizce ilerlerken buz gibi bıçağı sımsıkı tutuyordu. Avuçları soğuk terle sırılsıklamdı; bunun gerginlikten mi yoksa heyecandan mı olduğunu anlayamıyordu — belki ikisindendi. Kuruyan dudaklarını yalayıp merdivenleri sessizce çıktı.
Ayla en üst kattaki odada kalıyordu. Tepeye ulaştığında Talia duvara yaslanıp loş koridora baktı. Neyse ki kapının önünde nöbetçi yoktu. Küçük bir rahatlama nefesi verip koridorun sonundaki kapıya doğru sinsice ilerledi.
Demir şeritlerle güçlendirilmiş ahşap kapıya yaklaşırken burnuna hafif bir bitki kokusu geldi — sakinleştirici bir tütsü kokusu.
Anlaşılan Ayla da tamamen huzurlu bir gece geçirmemişti. Dün korkudan yüzü bembeyaz kesilmiş hâlini hatırlayınca Talia’nın dudaklarından acı bir gülüş döküldü. Fakat zihninde yükselen bir sonraki görüntü, ruh hâlini yeniden dibe çekti.
Cebindeki bıçağın sapını öyle sert sıktı ki tüm bedeni titremeye başladı.
Varkas’ın Ayla’yı sağanak yağmurun içinde kucağına alışını görmüştü. O an, içinde ayakta tuttuğu her şey çökmeye başlamıştı.
Buğulanan gözlerini sabahlığının koluyla sertçe sildi.
Elinde kalan tek anı buydu; yıllarca sakladığı, ara sıra gizlice açıp baktığı küçücük bir hatıra… Şimdi o son şey de mi elinden alınacaktı? Hiç değilse bu anı yalnızca onlara ait kalamaz mıydı?
Kafasının içi öfkeden kaynıyordu. Duygularının mantıksız olduğunu biliyordu ama onları affedemiyordu.
Ayla’yı cezalandırmak, ona kendi çektiği acının küçücük bir parçasını bile olsa hissettirmek istiyordu.
Ve o adama da aynı acıyı geri vermek…
Talia kapalı kapıya ateş gibi yanan gözlerle baktı.
O kapının ardına geçtiği anda artık geri dönüş olmayacaktı. Belki de tarih onu suçsuz bir prensesin hayatını çalan kötü cadı olarak anacaktı. Ama artık umurunda değildi. Zaten çoktan en aşağılık kötü karakter ilan edilmişti. Daha da düşmesinin bir önemi yoktu.
Kapı kolunu kavrayan elleri titriyordu.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.