Drama, Fantasy, Historical, Romance
Bölüm 82
“Nasıl olur öyle şey!”
Adam geniş omuzlarını olabildiğince büzüp abartılı bir korku ifadesi takındı.
“Doğu’nun gelecekteki hükümdarına böyle bir şeyi yapmaya nasıl cüret edebilirim ki!”
Varkas adamın yüzüne sessizce baktıktan sonra ağır ağır kadehini dudaklarına götürdü. Tahrike hemen karşılık vermediğini gören adamın hevesi biraz kırılmış gibiydi.
Yüzündeki alaycı ifadeyi silip boğuk bir sesle homurdandı.
“Ama yine de merak etmiyor değilim. Genç Efendi’yi Birinci Prenses’e ihanet edip imparatorluk ailesinin baş belasını eş olarak almaya iten şey neydi acaba?”
Salonun üzerine ağır bir sessizlik çöktü.
Varkas yalnızca gözlerini hareket ettirerek uzun masanın iki yanına oturmuş soyluların yüzlerini taradı.
Doğu’nun kalbi olan Kalmore’da yaşayan, yıllardır Shiokan Hanesi’nin sağ kolu gibi hizmet eden sadık vasalların yüzleri sertleşmişti.
Bölgesel lordlarsa onu tartan bakışlarla tepkisini ölçüyordu. Görünüşe göre Büyük Dük Hanesi’nin genç varisinin Doğu’nun geleceğini emanet etmeye değer biri olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı.
Varkas kadehindeki şarabı hafifçe çevirdi, kısa bir an durduktan sonra yavaşça konuştu.
“İhanet mi? Bu biraz ağır bir ifade oldu. Herkesin bildiği gibi, onunla nişanım siyasi çıkarlara dayanıyordu. Şartlar değişirse anlaşmanın koşulları da değişebilir.”
“Tam olarak ne değişmiş olabilir?”
Adamın alnındaki damarlar belirginleşti.
“İmparator Hazretleri’nin birkaç sözü, yıllar önce verilmiş bir sözü bozacak kadar önemli diyorsanız öyle olsun!”
“O hâlde imparatorluğun hükümdarının buyruğunu önemsiz mi görüyorsunuz?”
Varkas başını hafifçe yana eğerek karşılık verdi. Adam bir an ne diyeceğini bilemez gibi kaldı. Gür sakallarla kaplı yüzü kıpkırmızı kesilirken Varkas’a ters ters bakıp alayla güldü.
“Ne büyük sadakat örneği! Benim gibi biri bunu taklit etmeyi aklından bile geçiremez!”
“Lord Gutvan, biraz fazla hararetlenmiş görünüyorsunuz.”
Karşı tarafta oturan orta yaşlı bir soylu temkinli bir sesle araya girdi.
Ama Gutvan onu duymazdan geldi. Şarap dolu kadehi eline alıp tek dikişte bitirdi, ağzını sertçe koluyla sildi ve konuşmasını sürdürdü.
“Fakat bir gün gelecek, yüce imparatorumuz tahtı bırakacak. O zaman bu imparatorluğun hükümdarı Veliaht Prens olacak. Siz o vakit ne yapmayı düşünüyorsunuz? Majesteleri gerçekten Doğu’nun sadakatini gönülden kabul edecek mi?”
“Bu evlilik, Veliaht Prens’in de onayladığı bir şeydi.”
Kadehindeki kırmızı sıvıda kendi yansımasına bakar gibi duran Varkas ağır ağır devam etti.
“Hayır… Sonradan bu evliliği daha da hararetle destekleyen kişi bizzat kendisi oldu.”
“Bu da ne demek oluyor…?”
“Veliaht Prens Hazretleri’nin de bu evlilikten elde edeceği bazı çıkarlar olduğunu düşünün yeter.”
Sözünü soğuk bir tavırla kesti.
“Kraliyet ailesinin kirli çamaşırlarını ulu orta anlatacak değilim herhâlde.”
Soyluların yüzüne kuşkulu ifadeler yayıldı. Varkas’ın sözleri, Veliaht Prens’in bir zayıflığını elinde tuttuğu şeklinde yorumlanabilirdi. Birbirlerine bakış atan adamları izledikten sonra ortamı yumuşatır gibi hafif bir ses tonuyla devam etti.
“Merak ettiğiniz bazı şeyler açıklığa kavuştuğuna göre, artık bu keyifli sohbeti burada bitirelim.”
Ardından kadehini kaldırıp salonu dolaşan bakışlarla çevresine baktı.
“Hadi ama, herkes içsin. Gutvan’ın dediği gibi, bu şarap Doğu’nun bir sonraki Büyük Dükü’nün on yedi yıllık sadık hizmetinin ödülü değil mi?”
Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirirken kadehi yüzüne yaklaştırıp kokusunu içine çeker gibi yaptı.
“Böyle bir lezzeti bir daha ne zaman tatabileceksiniz ki?”
Nasıl tepki vereceklerini bilemeyen soylular kısa süre sonra zoraki gülümsemelerle kadehlerini kaldırdı. Herkesin bu gergin tartışmayı artık sona erdirmek istediği belliydi.
Fakat Gutvan geri adım atmaya hiç niyetli görünmüyordu. Demir çekiç gibi ağır yumruğunu masaya indirip yüksek sesle bağırdı.
“Buna nasıl inanabiliriz! Veliaht Prens Hazretleri’nin Birinci Prenses’e ne kadar düşkün olduğunu bütün imparatorluk biliyor. Böyle biri, Prenses’in onurunu ayaklar altına alacak bir karar vermez!”
Varkas dudaklarındaki gülümsemeyi sildi. Adamın mantıksız sözleri ve tavırları karşısında sabrı yavaş yavaş tükeniyordu.
Başını sandalyenin arkasına yasladı ve çenesiyle devam etmesini işaret etti. Adam hiç vakit kaybetmeden konuşmaya başladı.
“Şu an dolaşan söylentileri biliyor musunuz? Doğu’nun varisi bile Taren cadısının büyüsüne kapılmış deniyor! İmparator Hazretleri nasıl o yılan kadının oyununa gelip İmparatoriçe’ye ihanet ettiyse, Shiokan Hanesi’nin bir sonraki Büyük Dükü de kızının büyüsüne kapılıp Birinci Prenses Hazretleri’ne ihanet etmiş diyorlar! Bütün imparatorlukta konuşulan şey bu!”
Son cümlesi neredeyse bir haykırıştı. Gür sesi salonun her yanını doldurdu.
“Eğer Birinci Prenses Hazretleri de İmparatoriçe Bernadette’in sonunu yaşarsa, bunun günahını nasıl ödemeyi düşünüyorsunuz!”
“Bu iş çığırından çıktı!”
Daha fazla dayanamayarak araya giren kişi Daren Dru Shiokan oldu.
“Alec Gutvan, sen Büyük Dük Hanesi’nin vasalısın! Raedgo Kalesi’nde, Büyük Dük Hanesi’nin varisine karşı böyle davranmanın kabul edilebilir olduğunu mu sanıyorsun?!”
“Bir lider yanlış yola saparsa onu eleştirmek de vasalların görevidir!”
Daren’e karşı çekinmeden bağıran adam yeniden bakışlarını Varkas’a çevirdi.
“Majesteleri, bütün imparatorluğun sevdiği Birinci Prenses’i Doğu’nun hanımı yapabilirdi! Ama onun yerine piçten başka bir şey olmayan uğursuz bir kadını gelin olarak getirdi! Böyle bir durumda nasıl sessiz kalabiliriz…!”
Bağırıp duran adam bir anda sustu. Saçma bir tiyatro izliyormuş gibi ona bakan Varkas da olduğu yerde donup kaldı.
Bol bir pelerinin içine gizlenmiş küçük bir siluet, ayı gibi iri adamın arkasına sinsice yaklaşmıştı. Elindeki şarap şişesini ters çevirip kan kırmızısı sıvıyı adamın başından aşağı boca ediyordu.
Bir anda gelişen olay karşısında salonun dört bir yanından keskin nefes sesleri yükseldi.
Şarabın üzerine boşaldığını hisseden adam bile şoktan hemen tepki veremedi. Şişe tamamen boşaldıktan sonra ancak sıçrayarak ayağa kalktı.
Yedi şak kadar boyuyla dev gibi görünen adam, baştan aşağı pelerine sarınmış davetsiz misafirin üzerine tehditkâr biçimde eğildi.
“Bunu yapan hangi deli…!”
Adam kadının bileğini sertçe kavrayıp başındaki kapüşonu çekip indirdi. O anda pelerinin altına saklanmış altın sarısı saçlar bir şelale gibi dökülerek görüşünü kapladı.
Az önce yumruğunu yüzüne indirmeye hazır görünen adam olduğu yerde donup kaldı.
Kadın, dağılmış saçlarının arasından ona zehir gibi bir bakış fırlattı.
O keskin bakışla yıldırım çarpmış gibi irkilen adam hafifçe titredi ve yutkundu. Katran karası gözbebekleri kadının yüzünde yapışkan bir sıvı gibi ağır ağır dolaşıyordu.
Kadehi neredeyse ezecek kadar sıkı tutan Varkas anında ayağa kalktı. Arkasından yaklaşarak ince bedenini kollarının arasına aldığı sırada adam, onu bırakmamak istercesine kadının bileğini daha sıkı kavradı.
O anda Varkas’ın içinde bir şey kıpırdadı. Kadını tutan o koyu renk ele soğuk gözlerle baktı.
Adam hâlâ boş bir ifadeyle kadının yüzünü seyrediyor, bakışlarıyla onu baştan aşağı tarıyordu. Talia’nın omurgasından keskin bir ürperti geçti. Boynunun buz gibi olduğunu hissedip gözlerini kısmıştı ki, bir anda kırbaç sesi gibi sert bir şaklama duyuldu.
Adam şaşkın bir ifadeyle kadına baktı. Ne olduğunu hâlâ anlayamamış gibiydi.
Talia kolunu kaldırıp şaraba bulanmış yüzüne bir tokat daha indirdi.
“Kirli ellerini bana sürmeye nasıl cüret edersin?”
Adam ancak o zaman kendine gelip bileğini bırakarak bir adım geri çekildi.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.