MANGA-TR
Bölüm 132
Bölüm...
Action,Adventure,Fantasy,Romance

Bölüm 132

Yolun Sonu
Yazar: Raban Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.478

Bölüm 132 – Yolun Sonu
Çeviri: Raban
 
Lanetlenmiş ve harap olmuş şehrin ortasında, harabelerin üzerinde yükselen yüksekçe bir tepe vardı. Tepenin yamacında, yıkımın ortasında tertemiz beyaz mermerden yapılmış bir kemer duruyordu. Hiç zarar görmemiş ve de kirlenmemişti; sanki ne varsa yutan lanetin ve karanlığın her şeyi çürüten dokunuşlarından yüce bir güç tarafından korunmuştu. Kemerin devamında, beyaz taşlarla döşeli bir yol tepeye doğru uzanıyordu.
 
Kemerin altından geçerlerken Sunny başını kaldırdı. Çok eski zamanlarda, şenlikler yapılıdğını ve insanlarında kalabalıklarla aynı yoldan geçtiğini hayal etmeye çalıştı. Gizemli felaketten önce bu kadim şehrin nasıl göründüğünü tahmin etmek zordu. Bu biraz da insanın içini acıtıyordu.
 
Effie başını çevirmeden, özlem dolu bir sesle konuştu:
 
“Harabelerde, Kâbus Yaratıklarının nedense uzak durduğu bazı yerler var. Şato da onlardan biri. Duyduğuma göre, buraya gelen ilk Uyuyanlar grubu şehirde kalacak bir yer ararlarken, taht odasına yuva yapmış tek başına bir Kule Habercisi varmış. Etrafta ondan başka canavar yokmuş ama o manyaklar bir şekilde o yaratığı öldürmeyi başarmış.”
 
Nephis ona baktı.
 
“Kule Habercisi mi?”
 
Avcı kadın gülümsedi.
 
“Kapkara tüyleri olan, soluk tenli, korkunç bir yaratık. Koca, çirkin p*çler. Labirent’te illa avlandıklarını görmüşsünüzdür. Kule’den geliyorlar.”
 
Değişen Yıldız bir an duraksadı.
 
“Rütbeleri ve sınıfları ne?”
 
Effie hafifçe ürperdi.
 
“Onlar Düşmüş Yaratık. O haberciyi öldürenleri bu yüzden biraz kafayı yemiş olarak hayal ediyorum. Ama güçlü bir grupmuş orası kesin.”
 
Bir süre sustu, sonra alçak bir sesle ekledi:
 
“Yine de sonunda o yaratığı öldürmek pek çok şeye mal olmuş olmalı.”
 
Bu son sözlerin ağırlığı üzerlerine çökünce, sessizce yürümeye devam ettiler. Taş yol tepenin çevresinde kıvrılarak dik yamaçlara doğru yavaş yavaş yükseliyordu. Yer yer uzun merdivenlerle ve ürkütücü olduğu kadar tuhaf biçimde zarif görünen tahkimatlarla kesiliyordu. Ama ortalıkta nöbet tutan kimse yoktu. Bütün yol bomboştu.
 
Sunny taş barikatlardan birini işaret etti ve sordu:
 
“Neden hiç nöbetçi yok?”
 
Effie omuz silkti.
 
“Gunlaug’un şatoyu koruyacak kadar adamı ancak var. Ama tepeye yaklaşan her şeyi fark ederler. Yukarıdan bütün şehir ayaklarının altında kalıyor, ayrıca farklı koruma önlemleri de var. Bizi de zaten çoktan gördüler.”
 
Sunny, görünmeyen ve tehlikeli olabilecek yabancılar tarafından izleniyor olma hissinden hoşlanmadığı için biraz rahatsız oldu.
 
...Beyaz taşlı kıvrımlı yolda uzun süre yürüdükten sonra nihayet tepeye ulaştılar ve görkemli parlak şatoyu bütün ihtişamıyla gördüler.
 
Yakından bakınca çok daha etkileyici görünüyordu.
 
Tepenin yamacındaki kemerle aynı beyaz mermerden yapılmış olan şato, insan eliyle yaratılmış akça bir dağ gibi göğe yükseliyordu. En öndeki kule geniş ve heybetliydi; üzerinde süslü, yüksek bir kapı vardı. O kapıdan aşağı doğru inen görkemli merdivenler, yolun bittiği geniş taş meydana uzanıyordu.
 
Öndeki kulenin iki yanında, biraz ileri çıkarılmış iki kule daha burç gibi duruyordu. Bunlar ana yapıya kemerli yüksek köprülerle bağlanmıştı ve her birine daha küçük eşlikçi kuleler eşlik ediyordu. Arkalarında ise iç kale çok daha yükseğe uzanıyor, sanki uzaklardaki, göğe saplanmış gibi duran tehditkar Kızıl Kule’ye meydan okumaya çalışıyordu.
 
Daha küçük kısa kuleler, sivri kuleler ve kenarlardaki kanatlar farklı noktalara yayılmış; karmaşık ama tuhaf biçimde uyumlu bir bütün oluşturmuştu.
 
Tüm yapı inanılmaz güzeldi, çarpıcıydı ve aynı zamanda sarsılmaz bir sağlamlık hissi yayıyordu. Sanki ölümlüler için değil de tanrılar için inşa edilmişti.
 
Bu manzarayı bozan tek şey, ana kapıların üzerine paslı zincirlerle asılmış, sallanan onlarca insan kafatasıydı.
 
Sunny yüzünü buruşturdu. Bu korkunç görüntü onu sert bir şekilde gerçekliğe geri çekmişti. Bakışlarını aşağı indirdiğinde, taş meydanda birbirine sokulmuş onlarca uydur buydur, derme çatma kulübeyi ancak o zaman fark etmişti. Moloz parçalarından, çürümüş tahtalardan ve canavar derilerinden yapılmışlardı. Taşlara gelişigüzel tutturulmuş, sanki rüzgâr her an onları uçurabilirmiş gibi duruyorlardı.
 
Birkaç an sonra burnuna kötü ama tuhaf bir biçimde tanıdık bir koku çarptı. Bu, kenar mahallelerin, varoşların karman çorman olan ama asla değişmeyen kokusuydu. Bu öyle Sunny’nin büyüdüğü mahallelerin pis, zehirli kokuları gibi değildi hatta hiç benzemiyordu; ama aynı zamanda tıpkısının aynıydı.
 
Sunny ağzının kenarı seğirtirken, sırıttı.
 
‘Vay be. Eve döndüm.’
 
Kulübelerin arasında, zayıf ve boş bakışlı insanlar sefil hayatlarını sürdürmeye çalışıyordu. Üzerlerinde kirli paçavralar ve parıltılı Hatıraların tuhaf bir karışımı vardı. Zırh giyen birkaç kişi ise aralarında nadir birer gariplik gibi göze çarpıyordu. Çoğu son derece gençti; Sunny’den ancak bir iki yaş büyük görünüyorlardı. Durduğu yerde bile yorgunluklarının ve çaresizliklerinin kokusunu alabiliyordu.
 
Sunny’nin gerçekten gülesi geldi.
 
Kâbus Büyüsü’ne yakalandığından beri yaşadığı onca şeyden sonra, döngü sonunda tamamlanmıştı. Başladığı yere geri dönmüştü. Sadece bu kez durumu daha kötüydü, içler acısıydı.
 
Bundan daha komik ne olabilirdi ki?
 
Bu kader değilse neydi? Ah, ne muhteşem bir ironi...
 
Değişen Yıldız’ın sesi onu daldığı anılarından kopardı.
 
“Sunny? İyi misin?”
 
Sunny birkaç kez gözlerini kırpıştırarak etrafa baktı, sonra yavaşça ona döndü ve kısa bir duraksamanın ardından konuştu:
 
“Evet. Sadece eski günleri yad ediyordum.”
 
Sesindeki bir şey tuhaf gelmiş olmalıydı ki Nephis ona anlamamış gibi uzun uzun baktı, sonra kısa bir baş hareketiyle bakışlarını başka yöne çevirdi.
 
“İyi yapıyorsun. Ama çok gevşeme.”
 
Ardından Effie’ye döndü ve sordu:
 
“Peki, şimdi ne yapıyoruz?”
 
Avcı kadın etrafına baktı ve omuz silkti.
 
“Yakında hava kararacak, o yüzden ilk iş kendinize bir sığınak bulmanızı öneririm. Etrafa bakın, boş bir kulübe bulun. Her mevsim buralarda bir sürü insan ölür, genelde boş kulübe eksik olmaz. Ya da aranızdan ikiniz haraç ödeyip şatoya girebilirsiniz. Ama biriniz maalesef dışarıda kalır.”
 
Değişen Yıldız bir an bekledi, sonra sordu:
 
“Ya sen?”
 
Effie genişçe sırıttı.
 
“Ben mi? Bak, şuradaki lüks tek odalı kulübe bana ait. Bil diye söylüyorum, burada bulabileceğin en iyi döküntülerden yapılmıştır... gerçi döküntü dediğin yine döküntüdür ama olsun. Neyse, ben eve gidip kendime güzel bir akşam yemeği hazırlayacağım, sonra da yatarım. Son birkaç gün benim için ölüm gibiydi. Bu arada kusura bakmayın, misafir ağırlayamıyorum.”
 
Nephis ona baktı. Daha fazlasını söylemek istediği belliydi, ama sonunda sadece başını salladı.
 
“Anlıyorum. Bizim için yaptığın her şey için teşekkür ederim. Bunu asla unutmayacağım.”
 
Effie gülümsedi, Nephis’in omzuna hafifçe vurdu, sonra Sunny ile Cassie’ye döndü.
 
“Görüşürüz, sersem. Görüşürüz, güzelim. Buralardayım.”
 
Bunu söyleyip neşeli bir ıslık çalarak uzaklaştı.
 
Üçü bir anda yalnız kalmıştı. Ne yapacaklarını bilemeden, şaşkın bir sessizlikle öylece kalakaldılar. Dış yerleşim sakinleri onlarla pek ilgilenmiyordu; ara sıra üç yabancıya ifadesiz bakışlar atıyorlardı o kadar. Yalnızca Cassie’nin güzelliği, birkaç kişinin yoğun ve karanlık bir hayranlıkla ona bakmasına neden oldu.
 
Yaklaşık bir dakika böyle geçtikten sonra Değişen Yıldız tereddütle, Yuvarlanan Taş’ın kalıntılarından çıkardıkları iki Ruh Parçacığını çıkardı. Avucunda parıldayan güzel kristallere baktı.
 
Bir karar vermeleri gerekiyordu.
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi