MANGA-TR
Bölüm 168
Bölüm...
Action,Adventure,Fantasy,Romance

Bölüm 168

Ayrıksı
Yazar: Raban Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.497

Bölüm 168 – Ayrıksı
Çeviri: Raban
 
Sunny yüzünü buruşturup başını çevirdi. Başı fena hâlde ağrıyordu. Güneş batmak üzereydi, çok geçmeden karanlık çökecekti. Fazla vakti kalmamıştı.
 
Çaresiz bir gülümsemeyle Değişen Yıldız’a dönüp sordu:
 
“Söylesene, bu kadar önemli olan o lanet şey ne? Neye bu kadar değer veriyorsun da buradaki herkesi ölüme mahkûm etmeyi dahi göze alıyorsun?!”
 
Başını iki yana salladı. Cevabı az çok tahmin ediyordu.
 
“Sakın bana Ölümsüz Alev Klanı’nı eski ihtişamına kavuşturmak gibi saçma sapan bir şey olduğunu söyleme. Ya da ‘bu her Uyanmışın görevidir’ falan deme! Yoksa, deden İkinci, baban da Üçüncü Kâbus’u fethetti diye sen de Dördüncü Kâbus’u fethedecek ilk insan olmakiçin büyük bir yemin mi ettin? Yoksa… daha da mı beter? Bundan bile daha aptalca bir şey için mi yemin ettin? Bu anasını ne ettiğimin dünyasını kurtarmak gibi bir planın mı var?!”
 
Nephis bir süre ona baktı, sonra sırıttı. Gözlerinde tehlikeli ve tanıyamadığı bir bakış vardı... Hayır, aslında ‘tanıyamadığı’ demek yanlış olurdu...
 
Sunny bu tuhaf, bu delicesine parlayan gözleri daha önce de görmüştü… bir kez. Ona şu üç anlamsız kelimeyi söyledikten hemen sonra:
 
Aster, Song, Vale.
 
O zamanlar da aynı şimdi olduğu gibi Değişen Yıldız, birkaç saniyeliğine o sakin, soğukkanlı kız olmaktan çıkıp Sunny’nin tanımakta zorlandığı birine dönüşmüştü.
 
Neph hafifçe güldü ve başını iki yana salladı.
 
“Dünyayı kurtarmak mı? Hayır, Sunny. Dünyayı kurtarmayacağım.”
 
Ardından yüzündeki gülümseme silindi. Soğuk gri gözlerinin derinliklerinde ansızın beyaz alevler tutuştu. Karanlık ve ürkütücü bir kararlılıkla konuştu:
 
“Yok edeceğim.”
 
Sözleri karanlıkta yankılanırken Sunny’nin yüreğini anlam veremediği bir dehşet kapladı. Öylece bakakaldı; duyduklarını aklı almıyor, doğru olabileceğini düşünmekten bile korkuyordu.
 
Dünyayı... yok etmek mi? Ne..?
 
Değişen Yıldız soğuk soğuk esen rüzgârı derin derin içine çekti ve başını göğe kaldırdı.
 
“Dünyayı, bu lanet yeri, Rüya Diyarı’nı Sunny. Hayır, ben sadece Dördüncü Kâbus’u fetheden ilk insan olmayacağım. Bütün Kâbusları fetheden ilk insan olacağım. Hepsini birer birer aşacak, yoluma çıkan her şeyi ve herkesi yok edeceğim. Kâbus Büyüsü’nün kalbine ulaştığımdaysa geriye tek bir parçasının bile kalmadığından emin olacağım. Onu paramparça edeceğim, yerle bir edip, ezeceğim.”
 
Sunny’nin gözlerine baktı.
 
“Gunlaug’un beni durdurabileceğini mi sanıyorsun? Düşmüş Dehşet’in beni durdurabileceğini mi sanıyorsun? Ya da o üçünün? Hayır, Sunny. Hiçbir şey beni durduramayacak. Önüme çıkmaya cüret eden herkes ölecek. Hepsini öldüreceğim.”
 
Sunny bir adım geri çekildi. Gözleri faltaşı gibi açılmış, ona bakıyordu.
 
Omurgasından aşağı soğuk bir ürperti indi. Ardından istemsizce yüzünü buruşturarak sordu. Sesinde belli belirsiz bir acı vardı:
 
“Neden ama? Neden Büyü’yü yok etmeyi bu kadar çok istiyorsun?”
 
Değişen Yıldız’ın dudağının bir kenarı hafifçe kıvrıldı. Birkaç saniye sonra konuştu ve cevabı yalnızca şu oldu:
 
“Çünkü nefret ediyorum.”
 
Sunny aval aval gözlerini kırpıştırdı. Cevabın bu kadar basit olması onu afallatmıştı. Aynı şeyi bir başkası söylese salladığını düşünürdü.
 
Ama Nephis’in tuhaf iç dünyasında her şey böyle yalındı. Bir şeyi yapmak istiyorsa yapıyordu; kendine öyle farklı farklı gerekçe arama ihtiyacı yoktu. Anlaşılan, sırf nefret ettiği için ebedi ve her şeye gücü yeten bir varlığı da yok etmek istiyordu.
 
Lanet olsun. Nephis bu… yapar mı; yapar.
 
Gözlerini kapatıp fısıldadı:
 
“Sen gerçekten kafayı yemişsin.”
 
Neph gülümsedi.
 
“Dünya kafayı yemiş Sunny. Ne yani benden mi çekiniyorsun? Bu cehennemde çekineceğin tek kişi, aklı başında olan biridir.”
 
Sonra iç çekti.
 
“Eee Sunny, sohbetimiz bitti mi öyleyse? Yoksa daha soracakların var mı? Güneş batmak üzere. Soracaksan acele et.”
 
Sunny başını iki yana salladı. Sesi kısılmıştı.
 
“...Evet. Evet, Neph. Benden bu kadar.”
 
Sonra yavaşça arkasını dönüp ileri bir adım attı.
 
Geride kalan Nephis kaşlarını çattı.
 
“Nereye gidiyorsun? Buraya gel.”
 
Sunny başını çevirmedi. Yalnızca elini sallayıp kısık bir sesle karşılık verdi:
 
“Kusura bakma. Halletmem gereken bir iş var. Başka zaman… konuşuruz artık.”
 
Değişen Yıldız’ın kaşları daha da çatıldı. Sunny’nin arkasından bakarken dişlerini sıktı ve seslendi:
 
“Sana buraya gel dedim, Sunny! Daha konuşmamız bitmedi! Hemen geri dön!”
 
Ama bu sözlere herhangi bir cevap gelmedi.
 
Sunny çoktan gölgelere karışıp kaybolmuştu.
 
Nephis, alacakaranlıkta, kimsesiz ve ıssız ara sokaklarda yapayalnız kalmıştı.
 
 
***
 
 
Bir süre sonra Sunny, omzunda Harper’ın cesediyle harabelerin arasında yürüyordu. Genç adam öldürülmeden önce bile bir deri bir kemikti, dolayısıyla taşıması pek de zor bir yük değildi.
 
...Yani maddi olarak.
 
Gece çökeli çok olmamıştı.
 
Etrafını saran karanlıkta düşünceleri ve duygularıyla baş başa kalmıştı. Ama ne tuhaftır, aklı da yüreği de bomboştu. Şu anda ne düşünmeye mecali vardı ne de bir şey hissetmeye.
 
Her şey oldu bittiye gelmişti. Yaşadıklarıysa kaldıramayacağı kadar ağırdı.
 
Hem kafasını bunlara yormaktansa şu an dikkat etmesi gereken şey, korkunç bir canavarla burun buruna gelmemekti. Tam da şimdi bir Kâbus Yaratığı’na yem olsa ne kadar ironik olurdu; ama pek hoş bir son olmazdı.
 
Harper’ı öldürdüğü için suçluluk duyuyordu, ama cesedinden kurtulmaya çalışırken ölmeyi göze alacak kadar değil. Günahlarının bedelini canıyla ödemek gibi bir niyeti hiç yoktu.
 
Neyse ki geçtiği bölgeyi iyi tanıyordu. Hangi sokakların nispeten güvenli olduğunu, hangilerinden uzak durması gerektiğini biliyordu. Asıl korkunç canavarların nerelerde barındığını da hiçbir yaratığa varlığını sezdirmeden nerelerden geçebileceğini de.
 
Sonunda harabelerin içinde yeterince ilerlediğine karar verince, bir bölümü çökmüş bir ev buldu. Molozları aştıktan sonra birkaç saniye tereddüt etti, ardından cesedi içeri attı. Harper’ın sıska bedeni taşların üzerinden yuvarlanarak evin içine düştü ve gözden kayboldu. Onu bir daha kimse görmeyecekti.
 
İşte bu kadar. En azından işin bu kısmı bitmişti.
 
Artık geri dönme vaktiydi.
 
Sunny arkasını dönüp uzaktaki yüksekçe tepenin siluetine baktı. Göğe doğru yükselen görkemli şatoya.
 
Şu anda orada yüzlerce insan uyuyordu. Kimisi dış yerleşimdeki uyduruk barakasında, kimisi de kadim şatonun sağlam duvarlarının arasındaki sıcak ve güvenli odasında.
 
Neph, Cassie ve Effie oradaydı.
 
Harus, Gemma ve Parlak Lord Gunlaug da.
 
Daha bir sürü kişi vardı.
 
Ve çoğu ölecekti.
 
Şatonun beyaz mermer duvarlarına bakarken geleceğini bütün berraklığıyla görebiliyordu. Çaresizce Değişen Yıldız’ın tarikatını kurmasını seyredecekti. Gunlaug’a karşı kendini savunmasına yardım edecekti. Avlara çıkacak, keşif yapacak, döndüğünde yeniden görünmez olacaktı. Harper’la yaşadıkları tekrarlanmasın diye bir daha kimseyle samimi olmaya cesaret edemeyecekti.
 
Ta ki her şey kan ve dehşetle son bulana kadar.
 
Caster da oradaydı. Kozunu kullanıp Sunny’yi emrinden çıkmayan bir uşağa dönüştürmek için fırsat kolluyordu. Sunny, yakışıklı Mirasçının cana yakın tavırlarına aldanmıyordu. Ondan gelecek yardımdan hayır görmeyeceğini de iyi biliyordu.
 
...Gölgelerin içinde öylece durup uzaktaki o küçük insan yerleşkesini seyretmeye devam etti. Unutulmuş Kıyı’nın lanetli topraklarında, her şeye rağmen varlığını sürdürüyordu. Karanlıkta yalnız başına parıldayan bir ışık gibiydi.
 
Sunny uzun süre kıpırdamadan baktı. Sonra usulca iç çekti ve sırtını dönüp ağır ağır karanlığın içine doğru yürüdü.
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi