Bölüm 218
Bölüm 218 - Gölge Dansı
Çeviri: Raban
Sunny gözlerini açtı.
Beyaz mermerden yapılma görkemli kemer, dün akşam nasılsa hâlâ öyleydi. Güneş gri göğe doğru yükseldikçe karanlık denizin kalan suları da çekiliyordu. Diğerleri bir süre önce uyanmış yola çıkmaya hazırlanıyorlardı.
Fazla uyumuştu.
Ama bunun önemi yoktu.
Gözleri heyecanla parlayan Sunny, doğrulup rüyasında gördüklerini bir bir hatırladı. Her bir parçayı gözünün önüne getirdi.
Rüyası hâlâ zihninde capcanlıydı. Güzel kölenin dansındaki her hareketi, her adımı, aldığı her nefesi dahi hatırlıyordu.
...İsimsiz kölenin annesini.
Gözlerindeki parıltı biraz soldu.
Bu rüya çok değerli bir armağandı ama aklında sayısız soru da bırakmıştı. Uyanınca bazı şeyleri daha iyi kavradı.
Rüyanın en başında gördüğü sahne, isimsiz kölenin... yani asıl Gölgelerin Çocuğu’nun... doğduğu zamandı. Tıpkı Sunny gibi, o da güneş tutulması sırasında doğmuştu.
Bu gerçek, birçok şeyi yerine oturtuyordu. Büyü’nün Adaylara Birinci Kâbus’larında rastgele roller vermediğini herkes biliyordu. Kâbus’ta girdikleri bedenlerin, farklı olsalar da gerçek bedenlerine çok benzemesi bunun açık bir göstergesiydi.
Tabii Büyü’nün bu rolleri ve Kâbus’larda yaşanacak olayları neye göre seçtiği büyük ölçüde belirsizdi daha doğrusu bilinmiyordu.
Ama Sunny artık, birkaç günlüğüne bedeninde yaşadığı tapınak kölesiyle arasındaki benzerliğin dış görünüşten ibaret olmadığını anlamıştı.
İkisi de birbirine benziyordu ve son derece nadir koşullarda doğmuştu. İkisi de toplumun en dibinde yaşıyor, eziliyor ve dışlanıyordu. Şartlar böyle elverdiği için değil, her şeye rağmen mücadele ederek hayatta kalmıştı onlar.
İkisi de küçük yaşta ailesiz kalmıştı. Kenar mahallelerin çetin yaşam şartları, Sunny’nin annesini, babasını ve kız kardeşini elinden almıştı. İsimsiz kölenin çocukluğunun geçtiği yuvayı ve hayatınıysa kudretli Savaş Tanrısı’nın hizmetkârları yerle bir etmişti. Sunny, son Gölge tapınağı yıkıldıktan sonra o güzel dansçıya ne olduğunu bilmiyordu... Ama başına iyi bir şey geldiğini de sanmıyordu.
Derin bir iç çekişle bakışlarını yere indirdi.
...Kader. İkisinin kaderi gerçekten de birbirine benziyordu. Tapınak kölesiyle arasındaki bağ buydu.
‘Kaderin görünmez bağları.’
Sunny, Büyü’nün Kaderin İplikleriyle bir şekilde bağlantılı olduğuna giderek daha fazla inanıyordu.
Belki de Büyü, o ipliklerden dokunmuştu.
İlk sınavını tamamladıktan sonra kendini bulduğu boşluğu hatırlayınca hayretle uzaklara baktı. O boşluk sayısız yıldızla doluydu. Gümüş ışıktan oluşan sayısız iplik, bu yıldızlarda birleşerek akıl almaz karmaşıklıkta bir ağ oluşturuyordu.
Onlar Kaderin İplikleri miydi?
Başını iki yana salladı.
O iplikler her neyse ya da lanet olası Büyü her neyden yapıldıysa artık, Sunny’nin anlayıp kavrayabileceği şeyler değildi... şimdilik. Nice insan bunları çözmeye çalışmış, başaramamıştı. Üstelik çoğu Sunny’den daha bilge ve daha zekiydi.
Şimdilik ulaşabileceği bir hedefe odaklanmak daha akıllıcaydı.
Gölge Dansına!
Sunny istemsizce sırıttı.
Güzel köle kızın dansı gerçekten de göz alıcı ve büyüleyiciydi. Ama Sunny’nin ona böylesine dikkat kesilmesini sağlayan başka bir şeydi. Kızın zarif hareketlerinde, gölgesinde gizlenen dövüş stilini tanımıştı. Gözlerini bu yüzden alamamıştı.
Meğer bu bir dövüş stili değilmiş; dansmış.
Peki, arada nasıl bir fark vardı?
Bu durumda pek yoktu.
Gerçek ustaların dövüş tarzlarını dansa benzetmeleri tesadüfi değildi herhalde. Dövüşle dans, özünde birbirine çok yakındı. Bu yüzden olağanüstü bir ustalıkla dövüşen biri, dans ediyormuş gibi görünüyordu.
Öyleyse kusursuzca icra edilen bir dans neden bir dövüş stiline dönüşmesin?
Sunny doğru düşündüğünden emindi. Gölge Dansı’nın özünü kavramış, neye dayandığını anlamıştı. Güzel dansçının yedi gölgesiyle tek vücut hâlinde hareket edişi hâlâ gözünün önündeydi. Artık eksik olan son parça da elindeydi. Bu danstan yola çıkarak gerçek bir dövüş stili geliştirmesine yarayacak hareketler ve ilkeler.
Henüz bir dövüş stili ortaya çıkarmamıştı ama bunun için gereken bütün bileşenler artık elindeydi.
Elbette kolay olmayacaktı. Bu bilgilerin hepsi zihninde olsa da güzel kölenin zarif dansını ölümcül bir savaş sanatına dönüştürmek, epey bir zaman ve bir dünya emek isteyecekti. Üstelik bu uğurda çok kan akacaktı hem kendi kanı hem de düşmanlarınınki.
Başaracağı bile kesin değildi.
Ama Sunny her şeye rağmen, her ne olursa olsun deneyecekti.
Gölge Dansı’nı kendine özgü bir dövüş stiline dönüştürecekti. Ne yapıp ne edip başaracaktı.
Sanki o son düşüncesine karşılık verir gibi, Büyü’nün tanıdık sesi birden kulağına fısıldadı.
Sunny’nin şaşkınlıktan gözleri ayrıldı.
[Bir Yönelim Mirası kazandın: Gölge Dansı.]
***
Sunny, Büyü’nün az önce fısıldadığı sözler karşısında donakalmış, boşluğa bakıyordu.
Yönelim Mirası... doğru mu duymuştu, öyle mi söylemişti?
Yutkundu.
Her Yönelim bir Yönelim Mirası barındırırdı ama bu mirası elde eden Uyanmışların sayısı çok azdı. Birinci Kâbus’tan ve sonraki Kâbuslardan kazanılan Lütuflardan ya da Uyuyanların Rüya Diyarı’ndan ilk dönüşlerinde aldıkları ödüllerden farklıydı. Her Yönelim Mirası’nın kendine özgü koşulları vardı. Yönelimin sahibi, mirasını açığa çıkarmak için bu koşulları yerine getirmek zorundaydı.
Bunu başaranlar güçlü bir yadigârla ödüllendirilirdi. Bu genellikle Yönelim Yetenekleriyle kusursuz uyum sağlayabilen bir Hatıra olurdu. Hatta bazen bir Yankı bile kazanabilirlerdi.
Mirasçı klanlara bu ad rastgele verilmemişti. Hepsinin olmasa da çoğunun bir Yönelim Mirası vardı. Hatta birçoğu, elde ettikleri bu Yönelim Mirası sayesinde kurulmuştu.
Artık en güçlü klanlardan bazılarının elinde birkaç Yönelim Mirası birden vardı.
Ama bir Yönelim Mirası kazanmak hiç de kolay bir iş değildi. Bu mirası kazanmayı başaranlar ağırlıkla Azizlerdi. Kalan kısmını ise Ustalar başarıyordu. Henüz Uyanmış rütbesindeyken mirasını kazananlar ise çok nadirdi.
Daha bir Uyuyanken Yönelim Mirası kazanmaksa... hiç duyulmamış birşeydi.
’Herhâlde Birinci Kâbus’ta Gerçek İsim kazanmak gibi bir şey.’
Sunny şansına inanamıyordu. Elbette buraya kadar gelebilmek için canını dişine takıp çalışmıştı. Yine de emeğinin karşılığında böylesine büyük bir ödül kazanması akıl alır gibi değildi.
Ama... onun Yönelim Mirası neden bir Hatıra değil de dövüş stiliydi?
Hımmm… Bu gerçekten tuhaftı.
Hiç vakit kaybetmeden rünleri çağırdı; orada neler yazdığını görmek için sabırsızlanıyordu.
...Gördükleri karşısında istemsizce titredi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.