Yukarı Çık




49   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   51 

           
Camın patlama sesi, sığınağın steril sessizliğinde bir bomba gibi yankılandı. Mavi, viskoz sıvı metal zemine boşalırken, cam parçaları etrafa saçıldı. Fanusun içindeki çocuk, ciğerlerine dolan havayla birlikte şiddetle öksürerek yere kapaklandı. Islak, grileşmiş bedeni titriyordu.

Çocuk, gözlerini zorlukla açtığında karşısında bir kurtarıcı değil, kâbuslarından fırlamış bir canavar gördü. Kırmızı aurası etrafı yakan, devasa metal bir dağ... Patriot. Çocuğun göz bebekleri dehşetle büyüdü. Nefesi boğazında düğümlendi. Çığlık atmaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Sadece geriye doğru sürünmeye çalıştı, elleri ve ayakları ıslak zeminde kaydı. Sırtı, parçalanmış fanusun metal kaidesine çarptığında, çaresizce dizlerini kendine çekip başını kolları arasına aldı.

“Lütfen...“ diye hıçkırdı çocuk, sesi bir cam kırığı kadar inceydi. “Lütfen canımı yakma... Yeter artık...“

Patriot, bu korkuyu tanıyordu. Binlerce yıl önce, savaş meydanlarında düşmanlarının gözlerinde gördüğü korkuydu bu. Ama şimdi, kendi dostunun suretine sahip, deney masasında işkence görmüş bir çocuğun gözlerinde görmek... Bu, zırhının altındaki o yaşlı kalbi sızlattı. Kırmızı aurasını bilerek bastırdı. Devasa mızrağını yere, uzağa bıraktı.

“Sana zarar vermeyeceğim,“ dedi Patriot. Sesi, kaskının metalik filtresinden geçse de, olabildiğince yumuşak çıkarmaya çalışmıştı. Ama yine de derin bir mağara yankısı gibiydi. “Bana bak çocuk.“

Çocuk, titreyerek başını kaldırdı. O boynuzlar... O yüz hatları... Patriot, ona bakarken kendi geçmişine bakıyor gibiydi.

“Anlat,“ dedi Patriot, ağır ağır. “Sana bunu kim yaptı? Neden buradasın?“

Çocuk, devin ona saldırmadığını görünce yutkundu. Gözyaşları, grileşmiş yanaklarından süzülüyordu. “Ben... Ben bilmiyorum...“ diye kekeledi. “Babam... O bir askerdi. Cephede öldüğünü söylediler.“

Patriot sessizce dinledi.

“Annemle evdeydik...“ diye devam etti çocuk, sesi titreyerek. “Bir gece kapı kırıldı. Siyah giyimli adamlar... Askerler... İçeri daldılar. Annem... Annem beni saklamaya çalıştı. Önlerine atladı, onlara vurdu, bağırdı...“ Çocuk durdu, gözleri boşluğa daldı. O anı tekrar yaşıyordu. “Onu vurdular. Gözlerimin önünde. Kanı... kanı halıya döküldü. Sonra beni aldılar. Sürükleyerek buraya getirdiler.“

Patriot’un yumrukları sıkıldı. Hükümetin “adaleti“ buydu işte. Yetimleri deney faresi yapmak.

“Sonra?“ diye sordu Patriot. “Bu boynuzlar... Bu deri... Sana ne yaptılar?“

Çocuk, kendi ellerine, grileşmiş derisine tiksintiyle baktı. “İğneler... Sürekli iğneler vurdular. Canım çok yandı. Kemiklerim kırılıyor gibiydi, içim yanıyordu. Bana ’uyum sağlaman gerek’ dediler. ’Kanı kabul et’ dediler.“

Patriot bir adım yaklaştı. “Neyin kanı? Sana ne verdiler?“

Çocuk, parçalanmış fanusu işaret etti. “Beni buna koymadan önce... Odaya bir sedye getirdiler. Üstünde... üstünde bir ceset vardı.“

Patriot’un dikkati keskinleşti. “Bir ceset mi? Nasıl görünüyordu? Taze miydi?“

Çocuk başını iki yana salladı. Yüzünü buruşturdu. “Hayır... Çok kötüydü. Sadece kemiklerdi. Toprak kokuyordu. Çürümüştü... Hatta çürüyecek bir şeyi bile kalmamıştı, sadece iskeletti. O kemiklerden parçalar kazıdılar, toz haline getirdiler ve sıvılarla karıştırıp bana verdiler.“

Patriot, duyduğu şeyle donakaldı. Zihnindeki yapboz parçaları bir anda yerine oturmaya çalıştı ama resim yanlıştı.

Sadece kemikler mi?

Patriot, gözlerini kısıp boşluğa daldı. Eğer bu deneylerin arkasında Doktor olsaydı... Eğer o mezarı 3.000 yıl önce, savaşın hemen ardından açmış olsaydı... O ceset bir iskelet olmazdı. Doktor, bilimin ve korumanın hastalıklı bir mükemmeliyetçisiydi. Değer verdiği bir “numuneyi“ asla çürümeye terk etmezdi. Onu dondururdu, solüsyonlarda saklardı, zamanı onun için durdururdu. Eğer o mezarı Doktor açmış olsaydı, o ceset bugün bile sanki dün ölmüş gibi taze, kanlı canlı dururdu. Doktor, asla israf etmezdi. Hele ki böyle nadir bir ırkın genetiğini taşıyan bir bedeni, toprakta çürüyüp kemik yığınına dönmesine izin vermezdi.

Bu gerçek, Patriot’un zihnine bir balyoz gibi indi.

Demek ki... Doktor o mezarı açmamıştı. O gün çiçeği bıraktıktan sonra, gerçekten de arkasını dönüp gitmişti. Dostunun bedenine dokunmamıştı. Ceset, binlerce yıl boyunca toprağın altında doğal sürecini yaşamış, etleri çürümüş ve geriye sadece kemikler kalmıştı.

Bu durum, Doktor’u aklıyordu. En azından mezar soygunculuğu konusunda. Ama aynı zamanda çok daha karanlık, çok daha mide bulandırıcı bir soruyu doğuruyordu.

Hükümet, bu mezarları yeni bulmuştu. Kemikleri kazıp çıkarmış ve bu çocukların üzerinde kullanmıştı. Peki ama Hükümet... 3.000 yıl önce, haritalarda bile olmayan o isimsiz savaş meydanındaki o gizli mezarın yerini nereden biliyordu?

Doktor söylemiş olamazdı. Patriot, Doktor’u tanırdı. O adam bir psikopat olabilirdi, bir katil olabilirdi ama insanlardan nefret ederdi. İnsan ırkını “kusurlu, zayıf ve tiksindirici“ bulurdu. Asla, ama asla insanların yönettiği bir Hükümet ile masaya oturup, kadim ırkların sırlarını onlara satmazdı. Kendi ırkının mirasını, “aşağılık“ gördüğü insanlara peşkeş çekmezdi. Doktor’un kibri buna izin vermezdi.

O zaman... Kim?

Patriot’un zihni karanlık bir tünele girdi. O savaş alanının yerini bilen çok az kişi vardı. Çoğu ölmüştü. Geriye kalanlar ise...

“Bir hain...“ diye fısıldadı Patriot, sesi o kadar derinden geldi ki sığınağın duvarları titredi. “Aramızda, o günleri bilen, o mezarların yerini bilen... ve Doktor’un aksine, insanlarla işbirliği yapacak kadar onursuz olan başka biri var.“

Doktor değildi. Hükümet bu mezarları kendi başına da bulamazdı. Biri... Kadim zamanlardan gelen, gölgelerde saklanan biri, bu mezarların haritasını Hükümet’in eline tutuşturmuştu.

Patriot, çocuğa tekrar baktı. Bu çocuk, sadece bir deney değil, aynı zamanda yaşayan bir kanıttı. Bir ihanetin kanıtı.

“Korkma,“ dedi Patriot, çocuğa elini uzatırken. Bu kez sesinde tereddüt yoktu. “Seni buradan çıkaracağım. Ama önce... bu mezarları kimin sattığını bulmam lazım.“

Tam o sırada, sığınağın üst katlarından boğuk bir patlama sesi ve ardından mekanik bir anons duyuldu: “DİKKAT. 4. KAT HAVALANDIRMA SİSTEMİNDE KRİTİK ARIZA. BASINÇ DENGESİZLİĞİ.“

Patriot başını yukarı kaldırdı. Bu sesin geldiği yer... Oraya gitmesi gerekiyordu. Çünkü hissettiği şey sadece bir patlama değildi. Yukarıdan, çok tanıdık, tiksindirici derecede tanıdık, ham ve kaotik bir enerji dalgası yayılıyordu. Leo’nun enerjisi.

Ama bu sefer, o enerjinin içinde başka bir tat daha vardı. Bir davet. Ya da bir tuzak.

“Geliyoruz,“ dedi Patriot, çocuğu devasa omzuna alırken. “Önce yukarıdaki hesapları kapatacağız. Sonra da o mezar hırsızı haini bulacağız.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

49   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   51